5 Haziran 2013 Çarşamba

DÖRTLÜ TAKRİR, 68. YIL

tıkla/LİNK :::  DÖRTLÜ TAKRİR: 7 Haziran 1945 - 2013, 68.Yıl!..

Cumhuriyet’in “İlk Demokrasi Manifestosu” Dörtlü Takrir ve Kadim Demokrat Parti
Mustafa Nevruz SINACI
Mustafa Nevruz SINACI
             Gündeme geldiği her yerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk demokrasi manifestosu “Dörtlü Takrir” konusunda; İnatla, ısrarla tarihi gerçekleri inkâr, yalan, iftira, bilinçli karartma ve bilgi kirliliği yaratma amaçlı yanlış iddialarla karşılaşırız..
            En çok ileri sürülen iddia: “Tam o sırada CHP, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’nun en kötü ve köklü sorunu olan feodalite (toprak ağalığı), devlete rağmen hüküm süren aşiretçilik, baskı, sömürü, din istismarı ve despotluğa son verecekti” yalanıdır. Çünkü Atatürk’ün ısrarla istemesine ve defalarca gündeme getirmesine rağmen İnönü daima Toprak Reformu hakkında kanun yapmaktan kaçınmış, bilerek kaçmış, daimi takiyye ve şark kurnazlığı içinde ağalığa destek olup, arka çıkmıştır. Bahusus, 18 Mayıs 1945’de Meclise verilen, Nazi faşizmi ve Komünist ürünü antidemokratik gasp amaçlı ‘Çiftçi ve Köylüyü Topraklandırma Kanun Tasarısı’dır ki, bu tam bir aldatmaca, siyasi manevra ve vahim bir kirli oyundan ibarettir.
1945, bazı dönme-devşirme tarihçi ve güdümlü iddiacıların ileri sürdüğü gibi, Halk Partisi (CHP)’nin toprak reformu için çırpındığı değil; Tam aksine milli-manevi değerler ile Cumhuriyetin kazanımlarını pazara çıkartarak, bunalım, buhran ve gerilimi iyice tırmandırıp bıçağın kemiğe dayandığı ve milletin iyice bunaltıldığı, baskı altına alındığı bir dönemdir.
Zira: 
8 Mayıs günü Avrupa da savaş bitti. General Alfred Jodl, Almanya’nın teslim belgesini imzaladı. Hitler 30 Nisan’da intihar etti. Sovyet lideri Stalin, Türkiye’den Kars, Ardahan ve Artvin’i istedi. İnönü panikledi. 19 Mayıs konuşmasında Amerika’ya yeşil ışık yaktı. Aynı dönemde Hükümet bütçesine Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü, Refik Koraltan, Emin Sazak, Hikmet Bayur ve Recep Peker red oyu verdiler. Mecliste görüşülmekte olan akıl, hukuk ve ahlâk dışı “Köylü ve Çiftçiyi Topraklandırma” Kanun Tasarısı ise şiddetle eleştiriliyor ve bunun bir rejim tuzağı olduğu ısrarla vurgulanıyordu.
Sonuçta “sahte, hile ve hülle toprak reformu” kanun tasarısı görüşmeleri akamete uğradı. 7 Haziran 1945 günü Atatürk'ün son başbakanı  Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan CHP Grubu'na “Dörtlü Takrir”i verdiler. Önerge, cunta, dikta ve sulta ile tıkanan ülke ve parti yönetiminde özgürlükçü bir anlayış içeren düzenleme zaruretini işaret ediyor ve “hak, adalet, hukuk ve demokrasi” düzenine geçilmesini öngörüyordu. Dörtlü takrir 12 Haziran 1945 günü husumetle reddedildi. Menderes, Koraltan ve Köprülü Eylül’de CHP’den ihraç edildi. Celâl Bayar da, önce milletvekilliğinden sonra da CHP’'den istifa etti.
Nihayet 01 Aralık 1945’de Celâl Bayar, bir parti kuracaklarını resmen açıkladı. 
           DEMOKRASİYE İLK ADIM
            Şimdi tam zamanıdır. Akiller Heyeti’nin de âli gayretleri ile insan hakları, adalet ve hukuk adına söylenen yalanlar, Türk tarihine yönelik iftiralarla süratle uçuruma sürüklenen ülkemiz insanları ile “nisyan ile malul” görevli-sorumluların “ibret için” hatırlaması gerekir!..         
            Dörtlü Takrir Türk siyaset tarihindeki en önemli dönüm noktasıdır. Bu cesur, adalet ve hukuk değeri yüksek, siyaseten fevkalâde isabetli adım, Türkiye’nin adalet ahlâkı, hukuk ve demokrasiye geçmesinde ilk merhaledir. Bu önerge, dikta rejimini daha fazla sürdürmenin yanlış olduğunu, anayasal hak ve özgürlüklerin tanınması gerektiği vurgulamış ve neticede: “Memlekette demokratik usullerin daha geniş şekilde tatbikine geçilmesi” talep olunmuştur.
            Aslında bu teşebbüs ve tepki; 11 Kasım 1938 “karşı devrimini” tamamlamak ve nihai hedeflerine ulaşmak için kullanılan menfur stratejinin beklenir sonucudur. İnönü ve şürekâsı strateji gereği Türk’ü cahilleştirip yoksullaştırarak; Milli, ilmî, dini ve manevi değerlerinden soyutlamak suretiyle; Emperyalizme karşı “çok sağlam ve kavi bir kale” akaidinde kurulu Türkiye Cumhuriyeti ile şerefli milleti, müstakbel emperyalistler.; Eş başkanlığa kul, her nevi kullanıma açık din tüccarı ve siyaset simsarları için müsait bir ortam hazırlamak istiyorlardı…
            Oysa Atatürk’ün yegâne emel, ideal ve hedefi: Bu uğurda vaki denemeler olarak kabul edilen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (Kasım1924) ile Serbest Cumhuriyet Fırkası (12 Ağusos1930) ile: Evrensel insan hakları, adalet ahlâkı, eşitlik, demokrasi, tam bağımsızlık, özgürlük ve hukuk ikliminde mes’ut, müstakar, özgür, zengin ve mutlu bir millet yaratmaktı. Bu yüksek ideal ve kutsal amaç, dönemin Milli Siyaset Belgesinde, şöyle ifade olunur: (1)
            MİLLİ SİYASET;
            Türk Devleti için vuzuh (açıklıkla) ve kabiliyeti tatbikiye görülen (uygulama imkânı olan) meslek-i siyasi, Milli Siyasettir: “Milletimizin, kavi, (sağlam-emin) mes’ut ve müstakar (istikrarlı-kararlı-sabit ve sakin/meskün) yaşayabilmesi için;, Devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin, teşkilâtı dâhiliyemize mutabık ve müstenit olması (dayanması) lâzımdır… Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim manâ ve medlûl, (delâlet-işaret edilen, gösterilen) şudur: Hududu milliyemiz dâhilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetlerimize müsteniden muhafaza-i mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve ümranına çalışmak... Alelıtlak (umumiyetle, mutlaka, bir suretle kayıtlı olmayarak, min-gayri tahsis) türlü emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek... Medeni cihandan, medeni ve insani muameleye ve mütekabil dostluğa intizar etmektir.”
DÂHİLİ SİYASET;
Hükümetler bütün vatandaşlara eşit mesafede olmak ve adil davranmak zorunda ve durumundadır. Dâhili siyasette vuzuh ve istikamet: Cumhuriyet kanunlarını bilâ fark ve bilâ imtiyaz herkese tatbik etmekte dikkat ve hassasiyet gösteren bir siyasettir. Demokrasinin bu tarzda tezahürü elbette kuvvet ve kudretle tecelli eder. Biz bu memlekette, hayırlı ve semereli olarak yapılacak bütün işler için ilk şart ve azimet (çıkış) noktası olarak:, Evvel emirde vatandaşların huzurunu ve cemiyetin nizamını salim, emin ve müstakim (sağlam ve doğru) bir dâhili siyasette bizatihi müteharrik (kendiliğinden hareket edebilen) hâkimler eline mevdu (teslim eden) bir usul ile kabil-i tahakkuk görüyoruz.
Bu memleketin yüz seneden beri tarihi gösterir ki;. Hayırlı ve iyi ıslahat yapmak için memleketin şeraitinin, vesaitinin müsait ve mütehammil (uygun ve dayanıklı) olduğu azami hâsılayı idrak etmekte tereddüt ne kadar muzır ise, geniş ve kayıtsız şeraiti memleketin ortasına sererek anarşiyi tesci etmek (desteklemek), onun kadar muzır, onun kadar kısırdır. Memleketin hayır ve nef’i (faydası) için şeraitinin ve vesaitinin müsait ve mütehammil olduğu azami hasılayı isteyecek ve alacak kadar idrak ve cesaret, sonra bütün icraatı memleketin demokrasi yolunda her gün bir hatve (adım) daha ilerlemesini temin edecek dikkat, hassasiyet ve kudret; İşte bizim anlayışımız dâhili siyasette budur. (Nutuk)
ANCAK;
Karşı devrimin vukuundan itibaren sür’atle gömlek değiştiren İsmet ve bir kısım CHP heyeti 1938’den 1940’a kadar tedricen hukuk devleti ve kavramını askıya alır. Müteakiben, değil emanet ve vasiyet edilen demokrasiyi hayata geçirmek ve kurumlaştırmak; Tam tersine koyu diktatörlük ve despotizm alır yürür. Ta ki 4’lü takrir’e kadar…

            DÖRTLÜ TAKRİR:
“Cumhuriyet Halk Partisi Başkanlığı’na,
Daha kuruluşundan beri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve CHP’nin en esaslı umdesini teşkil eden demokrasi prensiplerine tamamıyla tatbiki sayesinde refah ve saadete kavuşacağı kanaatine bağlanmış olan vatandaşların bütün memlekette ve bilhassa partimiz mensupları arasında en büyük ekseriyeti teşkil ettikleri şüphesizdir. İşte bu kanaatledir ki milletçe özlenen bu amacın gerçekleştirilmesi için lüzumlu gördüğümüz tedbirleri partimizin meclis grubuna arz ve teklif etmeyi borç bildik.
Atatürk’ün ölmez adına bağlı olan mukaddes Kurtuluş savaşımızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti ilk Teşkilat–ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki en demokratik anayasasını meydana getirmiş ve bu sayede gerek ferdi hürriyetleri gerek milli murakabeyi en geniş surette dağlamak imkânlarını vermiştir.
Memleketi Ortaçağdan kalma bir takım zararlı müesseselerden koruyabilmek ve irticaı kırmak maksadıyla 1925’ten sonraki yıllarda siyasi hürriyetlerin bazı takyitlere uğratıldığını biliyoruz. Lâkin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Teşkilat–ı Esasiye Kanununun, demokratik ruhuna daima sadık kalmış ve Cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk bunu tamamıyla demokratik bir şekle ulaştırmak idealinden ölünceye kadar ayrılmamıştır.
Burada izaha lüzum görmediğimiz türlü sebeplerden dolayı muvaffakiyetsizlikle neticelenen Serbest Fırka tecrübesi, bu maksatla yapılmış bir harekettir.
Bu talihsiz tecrübenin uyandırdığı tepkiler neticesinde siyasi hürriyetlerin yeni bir takım tahditlere uğratıldığı inkâr edilemez. Bununla beraber cumhuriyet idaresinin her şeye rağmen demokratik tekâmül yolunda ilerlediğini gösteren teşebbüslerde vardır. Büyük Millet Meclisi seçimlerinde, müstakil mebuslara gittikçe daha da artacak nispette yer ayrılması tecrübesini buna bir delil olarak zikredebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı’nın belirmeye başlaması ve harp tehlikesinin memleketimizi daimi bir tehdit altında bulundurması pek tabii olarak siyasi hürriyetleri bir kat daha tahdide sebep olmuş ve bu suretle Teşkilat–ı Esasiye Kanunu’nun demokratik ruhundan biraz daha uzaklaşılmıştır. Gerçi CHP içinde ayrıca bir müstakil grup teşkili millî murakabede tek parti usulünden doğan zararların karşılanması yolunda bir tecrübe olmakla beraber kuruluşundaki gayritabiîlik dolayısıyla bundan da müspet bir netice alınmadığını görüyoruz.
Bütün dünyada, hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de Cumhurbaşkanından en küçüğüne kadar bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez.
Uzun asırlardan beri müstakil bir devlet olarak yaşayan Türkiye’de hatta okuyup yazma bilmeyen vatandaşların bile siyasi hürriyetlerini şuurla kullanacak bir seviyede bulundukları inkâr kabul edilmez bir hakikattir. Okuyup yazma bilmeyen köylüler arasında bile dünyanın en değerli idare ve siyaset adamlarını yetiştirmiş olan milletimizin bilhassa cumhuriyet idaresinin kuruluşundan beri yapılan hamleler neticesinde bundan 20 yıl evveline nispetle çok yüksek bir seviyeye erişmiş bulunduğu övünülecek bir gerçektir.
İşte bir taraftan iç hayatımızdaki bu mesut tekâmülün yarattığı siyasî olgunluk, diğer taraftan bugünkü medeniyet dünyasının umumî şartları daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzda hâkim olan demokratik ruhu, bugünkü siyasî hayat ve teşkilatımızda kuvvetle tecelli ettirmek zamanı geldiği kanaatine bizi sevk etmiş bulunuyor. Bunun bir an evvel gerçekleşmesi yönündeki düşüncelerimizi şöyle hülasa ediyoruz:
1) Milli hâkimiyetin en tabiî neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan Meclis murakabesinin anayasamızın yalnız şekline değil, ruhuna da tamamıyla uygun olarak tecellisini sağlayacak tedbirlerin alınması.
2) Yurttaşların siyasî hak ve hürriyetlerini daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzun gerektirdiği genişlikte kullanabilmeleri imkânlarının sağlanması.
3) Bütün parti (memleket siyaseti ve hükümet) çalışmalarının yukarıdaki esaslara tamamıyla uygun bir şekilde yeniden tanzimi suretti mutlakta gerekli ve zorunludur.
Muhterem vekil arkadaşlarımızın, yüksek tasviplerine sunduğumuz bu teklifimizle, daha ilk kuruluşundan beri millî hâkimiyet gayesine erişmeyi, onu gerçekleştirmeyi hedef tutan CHP’nin ve bütün Türk Milletinin yüksek arzularına tercüman olduğumuza, Atatürk’ün idealine sadık kaldığımıza inanmış bulunuyoruz.
Cumhurbaşkanımızın 19 Mayıs 1945 tarihli nutuklarında: “Siyaset, hükümet ve düşünce hayatımızda demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceği hakkındaki fikirleri, bu teklifimizin vakitsiz ve yersiz olmadığı hakkındaki inancımızı büsbütün kuvvetlendirmiştir.
Milletimizin bütün kuvvet ve iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi Parti Grubu arkadaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine dünya demokrasileri arasında şerefli bir mevkii sağlayacak olan bu teklifi;, Kendi öz düşüncelerinin bir ifadesi gibi telakki edeceklerinden asla şüphe etmediğimizi bir defa daha tekrar eder ve takririmizin açık oturumda müzakeresini saygılarımızla rica ederiz. 07 Haziran 1945
İzmir Mebusu Mahmut Celal Bayar,     İçel Mebusu Refik Koraltan,
Aydın Mebusu Adnan Menderes,         Kars Mebusu Fuat Köprülü,
Neticesi: 
Bu takrir, adalet, hukuk ve demokrasi istemi; Türkiye’de, kayıp ve karanlık bir dönemin sonunu hazırladı. 11 Kasım 1938 “karşı devrimi” ile madde ve manâ plânında mülga Halk Fırkası ruhu; Takrir imzacıları öncülüğünde kurulan Demokrat Parti’de tekrar hayat buldu ve ruhlandı. Ayrıca bu önerge, dünya genelinde yaşanan gelişmeleri, ülkemiz açısından cazip avantajlara dönüştürecek bir çığır açtı. Bu bakımından da çok önemlidir.
Sonuç: 
Cumhuriyet tarihinin ilk (ciddi, kararlı ve kalıcı) demokrasi manifestosu olan “4’lü Takrir”; Hedef ve mahiyeti itibariyle Türkiye’de demokrasinin kurulması, kurumlaşması ve ilerlemesi adına olağanüstü bir açılım, çok cesur bir atılım, tarihi bir adım ve Milli Siyaset ile hukuk devleti yönünden fevkalâde bir katkıdır.
           Nihayet beklenen oldu: Masum ve muhteva itibarıyla nazik, bir demokrasi, adalet ve hukuk istemi karşısında ceberutlaşan İnönü ile tam bir mütegallibe misal millet üzerine kâbus gibi çöken, çöreklenen CHP’nin hiddetle reddettiği takrir, yepyeni bir devrin müjdecisi oldu. Atatürk’ün sır dostu, Başvekili Celâl Bayar, İçel Mebusu Refik Koraltan, Aydın Mebusu Adnan Menderes ve Kars Mebusu Fuad Köprülü tarafından 7 Ocak 1946’da “Demokrat Parti” resmen kuruldu. Bunlardan Celâl Bayar ile Prof. Fuad Köprülü, 14 Eylül 1923 teşkil tarihli Halk Fırkasının kurucularından olup; Esas ve öz olarak DP Atatürk’ün emanet, vasiyet ve gelenek yolu olarak hayat bulmuştur. Başbakanken 8 Temmuz 1942 yılında vefat etmeden önce: "devlet idaresi A'dan Z'ye bozuk, düzeltmek ister" diyerek, yönetimde köklü bir reform talebini dillendiren Refik Saydam hariç olmak üzere.; İnönü diktası ile Peker sultası hesaba katılırsa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Halk Fırkasının ruh, amaç ve anlamının Demokrat Partiye iblâğ, intikal ve tecelli ettiği ve böylece yeniden hayat bulduğu söylenebilir…
            Gerçekten, Demokrat Partinin daha kuruluş aşamasında CHP iktidarının ona vermek istediği yön, yol, rol ve doğrultuyu, Genel İdare Kurulu Üyesi ve Aydın Milletvekili Adnan Menderes bir parti toplantısında şu sözlerle açıklamıştır : “Bize gidilecek yol olarak telkin edilmek istenen şeyler şunlardır: 1- Şark vilâyetlerinde ve hudut vilâyetlerinde asla teşkilât kurmamak, köylere kesinlikle uzanmamak ve hattâ şimdilik fikir cereyanlarına müsait diye kabul edilen birkaç vilâyetten başka yerlerde teşkilât yapmamak.,  2- Teker, teker – seçe, seçe mahdut sayıda azâ (üye) kaydetmekle iktifa etmek.,  3- Halk Partisine karşı hiç olmazsa 40-50 sene daha iktidara gelme iddiasında bulunmamak; Görülüyor ki arkadaşlar, bizden istenen ve beklenen; Demokratik manzarayı tamamlayan bir “süs olarak” kalmak. Geniş veya dar, fakat Halk Partisince çizilecek bir yol haritası ve faaliyet hududu içinde bulunmak şartı ile Mecliste verilecek sandalyeleri işgal etmekle iktifa etmekti... (17.Temmuz.1946 – Aydın mitingi)
Fakat bu CHP küstahlığı halkın umurunda değildi. Millet aradığını bulmuş ve kendi öz partisine dört elle sarılmıştı bir kere… Kurulduğu günden itibaren DP’nin mazhar ve muhatap olduğu ilgi ve sevgi inanılmaz boyutlarda gelişti, büyüdü, çok kısa sürede muazzam bir halk hareketine dönüştü. Bu ilgi ve ihtişam karşısında Halk Partililer dehşete kapıldılar. Korku ve panik Partiyi sardı. Derhal olağanüstü tedbirler almaya koyuldular. Demokrasi, insan hakları, adalet, hukuk gibi kavramlar bir kenara itildi. Devlete sahiplik ve Hükümet olmanın sağladığı bütün imkân ve avantajları seferber ederek hırçın bir mücadeleye kalkıştılar.
Türkiye 35 bölgeye ayrıldı. Başta besleme örgütleri olmak üzere, güç odakları, fanatik taraftar, sempatizan ve saadet zinciri uzantısı dönemin Vali, Kaymakam, Komutan, Jandarma, Polis.. Ellerinde ne varsa hepsini DP’ ye karşı kışkırtıp kullandılar. Engellemeler, baskı, hatta kavga ve saldırılar dâhil her yola başvurmaktan çekinmediler.
Oysa, 
Atatürk ne diyordu
“Bilinmelidir ki, Türkiye Cumhuriyeti demokrasi esasına dayalı özgür bir devlettir. Demokrasi, esas itibarıyla siyasi nitelikte, fikri, ferdi ve eşitlikçidir. Demokrasinin bu esas noktalarına göre, vatandaşın siyasi hürriyet ve çalışmasını sağlamak, bilimsel, sosyal, sanat, ahlâk gibi fikri sahalarda gelişmesiyle ilgilenmek, milli egemenliğe, katılma hakkını ve bütün vatandaşların aynı siyasi haklara sahip olmalarını sağlamaktan ibaret olan noktalar, devletin vatandaşa karşı başlıca vazifelerinin sınırını gösteren işaretlerdir.” (1929, Atatürk’ün El Yazıları, Prof. Afet İnan, TTK Yayını, 1969)  

30 Mayıs 2013 Perşembe

27 Mayıs 2013, 53.kara ve kayıp yıl!....

[tıkla/LİNK] ::: Türk Milleti'nin reddettiği ihtilâl!..

İddiacı ve iftiracılar bilsin ki!..
Mustafa Nevruz SINACI
27 Mayıs, Türk Dünyası’nın büyük kırılma, Milli Mücadele düsturu, Atatürk ilkeleri ve Türk inkılâbını ilga, şerefli maziyi hafızalardan silme teşebbüsü ve yakın Türk tarihinin en elemli kâbusudur. Bu uğursuz şeamet ve bedhahların bekraundu üzerinden 53 yıl geçti. Ama halâ acıtan, ıstırap veren ve henüz tedavisi kabil olmamış, kamu vicdanında kanayan bir yara..
Bu nedenle, sulbünün (zürriyet, soy, sülale) üstüne mezar toprağı ve nifak tohumları serpilen, geleceği karartılan ve makûs bir talihe mahkûm edilen millet; hâlâ gaflet, (paralize) dalâlet ve şeamet uykusundan hıyanete uyanamadı.
Aradan geçen 53 yıla rağmen, ne siyaset ve ne de kadim millet 27 Mayıs’ın muzlim karanlığından aydınlığa çıkamadı... Aslen ihanet şebekelerinden olup, zahiren Atatürkçü görünen sahtekârların ve dini siyasete alet ederek, vurguna soyunanların farkına varamadı!
Dahası, tıpkı “ilâh, silâh ve ilâç tüccarlığı” yaparak insanlık âleminin kanını emen emperyalist vampirler ile vahşi kapitalistler gibi; ‘İleri demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuk’ söylemleri ile sözde ‘barış, helâlleşme ve kardeşlik’ adına açılımlar yaparak; Asil ve kadim Milleti dönüştürüp bölmeye kalkışan simsarların oyunlarını da idrak edemedi!..  
Lâkin Darbeleri Araştırma komisyon faaliyette… Bizce son derece haklı, doğru ve yerinde; Silsile-i meratip ve meşru müdafaa dâhilinde (emir ve komuta zincirinde) vaki 12 Eylül yargıda. Demokratlar olarak şiddetle karşı olduğumuz, nefretle kınadığımız 28 Şubat ise; milyarlarca dolar soygun, vurgun ve aleni yolsuzluğa-soysuzluğa rağmen, asli failleri ‘mağdur’ hanesine duhul edilerek “siyaseten” mahkemede.. Bu bir çelişki ve kepazeliktir.
Soygun-vurgun erbabını sigaya çekmemek; Adalet ve milletle alay etmektir. Zira 28 Şubat, tam bir “hesaplaşma - yüzleşme, tüyü bitmemiş yetimin, masum ve mazlumun hakkını tahsil ve tazmin” biçiminde muhakeme edilmedikçe, üstüne sinen şaibe asla kalkmayacak ve kamuoyunda: “28 Şubat aslında, Milli Görüş’ü iktidara taşımak için sahnelenmiş menfur bir oyun ve tezgâhtır” şüphesi zail olmayacaktır…
Öyle ise, hükümet, hesaplaşma ve yüzleşmeye ‘doğru yerden’ başlamak zorunda idi. Geçmişle yüzleşmek ve darbelerle hesaplaşmak: TC’nin çökertilerek, düşürüldüğü yerden kaldırılmasına matuf olmak üzere; Sorgulama ve yargılamaya 27 Mayıs isyanı ile başlamak şarttı. Geç değil. Nasıl olsa kurulu bir komisyon var. “Niyet hayr, akibet hayr” hakikatinden hareketle; Eğer, en kısa sürede 27 Mayıs yargı önüne çıkartılır ise amenna! Değilse, tüm olup bitenler, yukarda ifade edildiği gibi düzmece, lânetli mbk cuntasının kurmaya cüret ve cesaret gösteremediği; İstiklâl Mahkemelerinin zıttı “İnkılâp Mahkemelerinin” zımnen ya da fiilen devreye sokulması gibi bir yönelim anlamına gelir..
27 Mayıs Nedir? 
Bir ihtilal midir? 
Darbe midir? 
Fiili durum mudur?
Öncelikle bu olayın hukuki adını koyalım. Bana göre 27 Mayıs olayı, bilinçli bir Ordu hareketi değildir! Dolayısıyla Şerefli Türk Ordusunu bu bühtandan uzak tutmak şart.. Her ne kadar 27 Mayıs isyanı, asker libasına bürünmüş sergerdelerce alçakça icra edilmiş olsa bile; Mezkür kalkışmada emir-komuta zinciri bulunmadığı cihetle, menfur olayın ordu iradesiyle vuku bulduğunu iddia etmek abestir. Çünkü o günün yasal Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ve bütün Kuvvet Komutanları; Atatürk ve Türk Milleti adına hareket ettikleri yalanını kullanan menfur isyancılar tarafından “kalleşçe” tutuklanmıştır.
Ancak!.. 
Bu gün, bu cihetle Silivri davalarını eleştirenler bilmelidir ki:
27 Mayıs günü ordumuzda 260 general görev yapıyordu. Bu generallerin 235’i, hain isyancılar tarafından emekli edildi. Çoğunluğu albay, yarbay ve diğer kademelerden olan 13 Bin subay Maarif Bakanlığı (MEB) emrine verildi. Tazminatları ABD tarafından karşılanan 5 bin Subay ordudan uzaklaştırıldı. Sonuç: Generaller dâhil, Türk Ordusu’nun tasfiye sürecinde 235 + 13 000 + 5 000 = 18.235 Subay, Üst Subay ve General ile 1936 askeri öğrenci olmak üzere: 18.235 + 1.936 = 20.171 askerin “Milli Ordu” ile ilişiği kesilerek, menfur bir temizlik ve tasfiye hareketi ile; Şerefli Türk Ordusu “Peygamber Ocağı” dumura uğratılmak istendi...

Ödenmekte olan bedel...
Mustafa Nevruz SINACI
Nitekim bundan sonraki aşamalarda sırasıyla 1111 Sayılı kanun, Yönetmelik, tamim, talimat ve yönergelerde yapılan meş’um değişikliklerle önce: Asker kişilerin yabancı uyruklu (gayrimüslim) kadınlarla evlenme yasağı; Azınlıklar üzerindeki (lüzumlu ve zorunlu) kısıtlar; Nesebi gayrisahih olanlar için uygulanan tedbirler; Askerlik mesleğine katılmada aranan “alt ve üst soyda fahişelikle müştegil mazarrattan ariyet; Süfli işlerle uğraşan akraba ile mukarreb olmamak;, Müslüman bir soy lüzumu gibi özel, önemli, hayati ve özellikle görev stratejisine münhasır zorunlu şartların ilgası ile Türk Ordu’suna çok büyük darbeler vurulmuş olmakla;
1960’dan sonra Harp Okullarından itibaren Ordu’da: Merkezi yurtdışında yer alan bir Yahudi tarikatı masonluk ile menfur türevleri lions ve rotary kulüp üyesi kripto, sabe, dönme ve devşirmelerin (Peygamber Ocağı’nda) makam-mevki, yetki ve rütbe sahibi oldukları büyük üzüntü ile müşahede olunmuştur. Derdest olan davalara bakıldığında ise: Hiç biri Milli Ordu ve kutsal askerlik mesleği ile bağdaşmayan casusluk, fahişeler ve/veya fahişelikle iştigal, din düşmanlığı, terör ve tedhiş örgütü ile iştirak ve işbirliği., gibi utanç verici suç ve suçlamalarla yargılananların varlığı korkunç bir şeamettir. İşte bu şeamet, ihanet, gaflet ve dalalet 27 Mayıs isyanının doğurduğu lânet, elim felâket ve melânetin beklenir sonucudur.
Bu organize teşekkül ve teşebbüs, tıpkı Osmanlı’da Patrona Halil ve Milli Mücadele öncesi mütegallibenin Ordu’yu tasfiye girişimi gibidir. Atatürk’ün 1924 (1928) Anayasasının ilgası; TBMM’nin kapatılması ve Cumhuriyetin kesintiye uğratılması gibi “tam hukuksuzluk” haline rağmen CHP’nin tek taraflı olarak kapatılmaması; Aleni iştirak ve işbirlikçiliktir.
Anayasa Mahkemesinin 1963/83 sayılı iğrenç Tedbirler Kanunu’nun, sözde özgülükçü olduğu iddia edilen 1961 a.yasasına aykırı olmadığına karar vermesi; yasanın1. Aydemir artçı darbe girişiminin akabinde çıkması; Yasayla, kadim DP lehi ve 27 Mayıs aleyhine beyan ve ifade suçtu. Konuşan ve yazanlar 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılacaktı. Eğer yasa, 1961 anayasası ile uyumlu ise malum ve mezkür anayasa özgürlükçü olabilir mi?
Elbette olamaz. Zira aynı anayasa Demokrasi, insan hakları, adalet ve hukukun askıya alarak; Bütün Anadolu’da infaz timleri ve toplama kampları kurulmasına; kadim DP evrakının müsadere ve partinin “usulen tefhim” daha açık bir ifade ile belâ savma bab’ından bir dava ile re’sen kapatılmasına mütedair karşı tedbir veya evrensel hukuk hükümlerine dair amir bir atıf içermemekle; Bil’âkis., Ata-Türk ilkeleri ve Türk İnkılâbının “Hâkimiyet Kayıtsız ve Şartsız Türk Milletinindir” emri icabı “devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim unsur” olarak kabul, ilân ve tesciline dair hükmü yok sayarak; Bazı antidemokratik sulta ve cuntalardan müteşekkil vesayet kurumları ihdası ile “devlet ve halk düşmanı statükoyu” oluşturmuş bulunmaktadır. 
SONUÇTA: Bir ülkede hem darbe, hem cunta, hem de Cumhuriyet olmaz. Bu yüzden 27 Mayısla birlikte Türkiye Cumhuriyeti sona ermiştir. Meclis kurulduğunda ilk söylenen söz, ‘TBMM her gücün üstündedir’ olmakla; 27 Mayıs isyancılarının Meclisi ortadan kaldırmaları, asi ve gayrimeşru olduklarının karinesidir. Dünyada Meclisin olmadığı ve fakat Cumhuriyetle yönetilen hiçbir ülke yoktur. Dolayısıyla 27 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti'nin cebren, vatana ihanet, silâh ve hile ile ortadan kaldırılmasıdır. Cemal Gürsel'in "Kurucu Meclis"in açılışında söylediği, "Bugün burada ikinci Cumhuriyeti kuruyoruz" sözünü unutmayın!..
            Bununla birlikte hem darbe yapıp, hem Atatürkçülük iddiaları palavradır. Hiçbir güç hem darbeci, hem de cumhuriyetçi ve Atatürkçü olamaz. Darbe, ancak "faşist", "saltanatçı" bir anlayışın ürünüdür. Tutarlı olmak istiyorlarsa, en azından açıkça “biz faşistiz" demeleri gerekirdi. Ancak o zaman, fikren tutarlı oldukları düşünülebilir. Bunun dışında söyledikleri her söz yalan, bütün iddiaları iftira, tefrika ve palavradır.
Gerçek şu ki: Menfur 27 Mayıs fetret ve nefret kalkışmasının acıları henüz bitmemiş ve yaraları sarılmamıştır. Kamu vicdanı hâlâ “iştirak” cuntasının illegal lideri İsmet Paşa’ya koşup giderek: "Paşam emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur" diyen kriptolar ve tam bir mürailikle "Ne içindeyim, ne dışındayım" cevabını veren bedhahtan müştekidir. Biline!..
İnsan hakları, adalet, siyasi fazilet, hukuk ve Demokrasi Şehid'lerimizi; Rahmet, minnet, saygı ve şükranla anıyoruz. Aziz ve mübârek Rûhları şâd olsun...

17 Mayıs 2013 Cuma

14 Mayıs, 63. yıl, AMMA LÂKİN!............


Demokrat Parti’nin, 14 Mayıs 1950’de, Türkiye’deki İlk Serbest Seçimlerde Yüzde 52’lik oyla iktidara gelişinin 63. Yılı kutlandı.

 “Demokrat Parti, Türkiye’de demokrasinin miladıdır”
“ 14 Mayıs, bizim için olduğu gibi memleketimizde de bir zaferin ayıdır. 14 Mayıs, Kutlu bir gündür. 14 Mayıs, Devletle milletin arasına örülen duvarların yıkıldığı bir gündür. 14 Mayıs, Milletin asli sahibi olarak iradeyi ele aldığı bir gündür.”
 (DP Basın Merkezi – 14 Mayıs 2013) Rahmetli Cumhurbaşkanlarımızdan Celal Bayar’ın Genel Başkanlığındaki Demokrat Parti’nin, 14 Mayıs 1950’de Türkiye’deki İlk Serbest Seçimlerde Yüzde 52’lik bir oyla iktidara gelişinin 63. yılı, Demokrat Parti Genel Merkezi’nde düzenlenen “14 Mayıs 1950’den bugüne” adlı programla kutlandı. 
Demokrat Parti Genel Merkezi tarafından düzenlenen “14 Mayıs 1950’den bugüne” adlı programa, 1950 yılında DP Gümüşhane Milletvekili olarak görev yapan Halis Tokdemir, eski bakanlardan Hasan Ekinci, Esat Kıratlıoğlu ve eski Milletvekillerinden Ahmet Sayın, Enver Turgut, Fetha Akkoç, Demokratlar Derneği Genel Sekreteri Ali Abalı ile genel başkan yardımcıları gik ve mkk üyeleri ile partililer katıldı. Moderatörlüğünü Doç. Dr. Mehmet Özdemir’in yaptığı panelde Halis Tokdemir ve Esat Kıratlıoğlu Demokrat Partili günleri anlattı.
Toplantının açış konuşmasını yapan Genel Başkan Gültekin Uysal şunları söyledi:
“Türkiye’de demokrasinin miladı, 14 Mayıs 1950’nin 63. Yıldönümünü kutluyoruz. Kişilerin ve toplumların hafızalarını tazelemelerine vesile olan bazı önemli günler vardır. 14 Mayıs da işte bunlardan biridir.
Hür seçimle, milletin oyuyla gelmiş ilk Başbakanı’nı şehit vermiş bir ülkenin evlatları olarak, 14 Mayısın anlamı üzerinde çok iyi düşünmeliyiz. 
Bugün bir kez daha demokrasi şehitlerimizi, merhum Başbakanımız Adnan Menderes, Dış işleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanımız Hasan Polatkan başta olmak üzere tüm dava arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad olsun. Cenab-ı Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.  
Onlar, bugün eksikliğini derinden ve şiddetle hissettiğimiz onurlu, haysiyetli bir büyük davanın savunucularıydılar; demokrasi ve özgürlük mücadelesinin, adalet ve kalkınma mücadelesinin.
Biliyoruz ki, onların şahsında temsil ettikleri o yüksek ruh, o millet ve vatan sevgisi, demokrasi şuuru, bu topraklar üzerinde ebediyen makes bulacaktır.
Tam da bugünlerde Türkiye bu ruha, çok güçlü bir özlem duymaktadır. Milletimizin demokrasiye duyduğu aşk ve sadakat Menderes ve arkadaşlarının aziz hatırasıyla birlikte bu topraklarda yaşamaya devam edecektir. 
7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti, kuruluşundan yalnızca 4 yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de milletimizin yüzde 53 oyunu alarak iktidara geldi. 
14 Mayıs 1950 seçimlerinin özellikle sonuçları ve siyaset üzerindeki etkileri düşünülürse son derece önemli bir değişim ve dönüşüm noktası olduğu bir gerçektir.
“Cumhuriyet ve demokrasi, birlikte hayat bulmuştur”
Cumhuriyet ve demokrasi, birlikte hayat bulmuş, Cumhuriyetimiz, kuruluşundan 27 yıl sonra 14 Mayıs’ta demokrasi ile taçlanarak, gerçek anlamına ve hüviyetine kavuşmuştur. 
Gerek 23 Nisan 1920'de kurulan ilk TBMM'nin kuruluş felsefesini oluşturan, gerekse 1921 ve 1924 anayasalarının en temel kurucu ilkelerinden birisi ve Cumhuriyet'in de olmazsa olmazı olarak değerlendirilen "milli egemenlik" ilkesi gerçek anlamda bu tarihte hayata geçirilmiştir.
Büyük Atatürk’ün hedefi de demokratik Cumhuriyet’ti. 14 Mayıs Büyük Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesine ulaşma idealinin belki de en önemli aşamasıdır. 
7 Ocak 1946'da Demokrat Parti'nin kurulması ile başlayan çok partili hayata geçiş ancak 14 Mayıs ile anlamlıdır. Demokrasiye geçiş ile Cumhuriyet ile ulaşılmak istenen temel amaçlardan birisi daha gerçekleşmiş; Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılmıştır. 
Demokrasi olmaksızın salt Cumhuriyetin varlığının, insan hakları, hukuk devleti ve hukukun hakim kılınması zemininde pek anlamı yoktur. 
Dünya tarihinde eşine az rastlanır bir biçimde iktidar değişikliği ile birlikte, tek partili düzenden, demokratik düzene geçiş; zor ve baskı ortamından, iktisadi ve sosyal bir bahar havasına geçiş, barış ve demokrasi içinde gerçekleşti.
“Demokrat Parti’nin farkı, bizim haklı gururumuz, onurumuzdur”
İşte 1950 ile başlayan sürecin, Demokrat Parti’nin farkı burada ortaya çıkıyor. Demokrat Parti dün böyle idi, bugün de aynı ile böyledir. Demokrat Parti’nin bu farkı, bizim haklı gururumuz, onurumuzdur. 
Bugünün Demokrat Partisi de 1946 yılının Demokrat Partisi gibi, özgür ve demokratik haklar içinde kalkınmayı hedefleyen, demokrasi ile kalkınmayı ayrılmaz bir bütün olarak gören bir siyasal harekettir. 
“Demokrat Parti, Türkiye’de demokrasinin miladıdır”
Demokrat Parti, Türkiye’nin gerçek anlamda demokratik düzene ve rekabetçiliğe dayanan ilk siyasi partisi olarak, Türkiye’de demokrasinin miladıdır. Ötekisi olmayan, kendisini doğrudan millet iradesi ve demokrasiye referansla tanımlayan tek parti, Demokrat Parti’dir. Demokrat Parti, Türk milletinin bir başarı öyküsüdür. Demokrat Parti ve devamı partilerde ifadesini bulan, somutlaşan, ete-kemiğe bürünen 1946 ruhu, milletimizi daima en geniş ortak müşterekte temsil eden ve milletimizin siyasi mecrada yankılanan en güçlü sesidir.
Türkiye’de demokrasi ve özgürlük yolunda milletimizin gerçekleştirdiği erdemli haysiyet mücadelesinin, Türk siyasi hayatındaki yegane adresi Demokrat Parti ve devamı niteliğindeki takipçisi partiler olmuştur. Millet iradesinin üstünlüğüne dayanan özgürlükçü demokrasinin gerçek anlamda ve eksiksiz egemen olması için sürdürülen bu mücadele, milletimizin Demokrat geleneğe emanet ettiği ve bugün de yine Demokrat Parti tarafından eksiksiz ve tavizsiz biçimde sahiplenilen kutsal bir emanettir. 
Türkiye’de bugün toplumun müştereklerini en geniş anlamda temsil eden, özgürlük ve demokrasiye gerçek anlamda inanan ve sahip çıkan, “tam özgürlük”, “tam demokrasi”, “tam adalet”, “tam ilerleme” diyen bir merkez sağ partinin eksikliği derinden hissediliyor.
Bugün, farklı renklerin sesini duyurabildiği, herkesin hukukundan emin olduğu, hak ve özgürlüklerin en geniş biçimde tanımlandığı ve güvence altına alındığı bir Türkiye’ye özlem duyulmaktadır. Birbirinden ayrışan ve giderek uzaklaşan siyasetin müştereği ile toplumun müştereğinin yeniden en geniş biçimde ortak bir kümede buluşmasına ihtiyaç var. 
Biz, yarım değil, tam demokrasi istiyoruz ve gerçek demokrasiyi milletin hak ettiği, bu büyük milletin hak ettiği demokrasiyi getirene kadar bu mücadeleden yılmayacağız, sonuna kadar bu yolda olacağız. 
Demokrat Parti için, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve evrensel kurallara uygun demokrasi, vazgeçilemez öğelerdir. 
Ne mutlu bizlere ki; bugün Demokrat Parti olarak, Menderes’lerin, Özal’ın, Demirel’in ve daha sayısız isimsiz kahramanın yolundayız. Milletimizin zorlukla kendi inşa ettiği, milletin yolundayız. 
Biz bugün Demokrat Parti olarak, 1946’da Demokrat Parti ile başlayan, 1961’de Adalet Partisi ile 1980 sonrasında Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi ile devam eden bu köklü geleneğin temsilcisi tüm siyasi partilerin vizyonuna aynı ölçüde sahip çıkıyor, her birinin emanetini haklı gururumuzla gönlümüzde, zihnimizde, benliğimizde taşıyoruz. 
“Bugün, tüm milletimiz için bir demokrasi bayramıdır”
Ülkemizde demokrasi açığının zirve yaptığı bir dönemde, 46 ruhunun bu zaferi ve anlamını iyi idrak etmeliyiz. Bugün, yalnızca Demokratlar için değil tüm milletimiz için bir demokrasi bayramıdır. Çünkü 14 Mayıs 1950, demokrasinin zafer kazandığı gündür. 14 Mayıs, bir zihniyet devrimidir. Milletin değerlerini öne alan bir sürecin başlangıcıdır.
Bugün egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sözünün, bir temenninin, bir arzunun ifadesi olmaktan çıkıp yaşanan bir gerçeğin ifadesi olmaya başladığı gündür. 
Demokrat Parti’nin sadece iktidara gelişi bile, sadece geliş biçimi bile bu manada bir büyük devrimdir. Bu devrimin arkasında, kendilerini rahmet ve şükranla andığımız isimli, isimsiz nice kahraman vardır. Bin bir çileye sıkıntıya göğüs gererek, bin bir engeli aşarak devlet gücünü de arkasına alan bir bürokrasi diktatörlüğünün direnişini kırarak başarılmış bir büyük dönüşümdür. 
Yalnızca halkın gücüne yaslanılmış, yalnızca o güce dayanılmıştır, o güce güvenilmiştir. 46 ruhu ile dipten gelen, derinlerden gelen bir dalgadır. Başta kafalar değişmiştir, zihniyetler değişmiştir, idrakler değişmiştir. Türkiye’nin son 60 yılının referans noktası, miladı 14 Mayıs’tır. 
Türk milleti 14 Mayıs’ta bir yetkinlik sınavına girmiş ve bu sınavdan da alnının akıyla çıkmasını bilmiştir. Milletin zafer kazandığı, dönemin zihniyetince “çarıklılar” diye küçümsenen, hor görülen Anadolu’nun yetiştirdiği evlatlarının zafer kazandığı, “Yeter Söz Milletin” dediği tarihtir.
Türk halkı ilk defa mukadderatına bu seçim ile el koymuş, bu konuda sözünü söylemiş ve bundan netice de almış; bunun neticesinde siyasi iktidarın sahibini belirlemiştir.
Devlet Baba geleneğinden gelen, devletten bekleyen, devletten uman, umduğunu bulunca şükreden, bulamayınca sabreden bir millet, yönetme erkini kendi dışındaki dinamiklerle tarif eden, başka türlü düşünmesi ve başka türlü davranması da beklenmeyen bir millet ortaya koyduğu kendi kaderini belirleme iradesiyle herkesi ve bütün dünyayı şaşırtmıştır.
Ancak demokrasi sayesindedir ki; Türk insanı “vatandaş” konumuna  yükselebilmiş, temel hak ve özgürlüklerine kavuşabilmiş, yönetimi kendi iradesi doğrultusunda yönlendirilebilir hale gelmiştir.
Türkiye iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmasını da büyük ölçüde demokratik dönemde gerçekleştirmiştir. 
Türk vatandaşı, hayat standartlarının yükselmeye başladığını ancak bu dönemde hissetmiş; yoksulluğun, az gelişmişliğin bir “kader” olmadığını, kendi iradesiyle bunu değiştirebileceğini görmüştür.
Hiç şüphe yok ki, Demokrat Parti ile başlayan süreç doğal mecrasında devam edebilseydi, bugün çok daha demokratik, huzur ve barış içinde bir ülke olmakla kalmayacak, birliğini ve kardeşliğini çok daha iyi biçimde pekiştirmiş bir ülke olarak bölgemizde ve dünyada da çok daha etkin olma şansını yakalayabilecektik.
Bugün bir kez daha Türkiye’nin demokrasi adına geçirdiği badireleri ve kat ettiği yolları, milletimizin demokrasi zaferini çok iyi hatırlamamız gerekiyor. 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen sadece Demokrat Parti değil, bizzat milletin kendisidir.
“14 Mayıs’ların “Demokrasi Bayramı” olarak kutlanması gerekir”
14 Mayıs tarihi, 23 Nisan’da TBMM’nin açılış tarihini tekamüle erdiren, bütünleyen bir tarihtir ve en az onun kadar önemlidir. Bu nedenle 14 Mayıs’ların resmi olarak da “Demokrasi Bayramı” olarak kutlanması gerektiğini savunuyoruz. 
Bayramların en önemli özelliği, ortak bir ideali çağrıştırmaları, bu değerler etrafında birleştirici olmalarıdır. 14 Mayıs Türk milletini eşit vatandaşlar olarak demokrasi idealinde buluşturan ve birleştiren müstesna önemi haiz bir gündür.
Bu konuda, iktidar partisine ve Mecliste grubu bulunan partilere gerekenin yapılması için açıkça çağrıda bulunuyoruz. 
14 Mayıs’ın demokrasi bayramı ilan edilmesi, başta Şehit Başbakanımız Adnan Menderes olarak üzere tüm demokrasi şehitlerimizin de aziz hatıraları önünde bir haksızlığın millet vicdanında düzeltilmesi, haklarının teslim edilmesi anlamını taşımaktadır.
Bugün demokrasimizin önemi anlamı üzerinde her zamankinden fazla düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü ülkemiz demokrasi adına zor günlerden, zor bir sınavdan geçiyor. Demokrasinin ve adaletin hassas terazisinin zorla bozulmaya çalışıldığı bir dönemi yaşıyoruz. 
Türk halkı 63 yıllık demokrasi deneyimi boyunca kazandığı birçok haktan vazgeçmeye zorlanıyor. Ve bunu açıkça deklare eden bir dayatmanın; ülkeye ve siyasete egemen olduğu bir dönemi yaşıyoruz. İtiraz istenmiyor, farklı ses duyulmak istenmiyor, farklı renk istenmiyor.
“Ülkemizde bir siyasi çözümsüzlük gündemdedir”
Kişiye özgü düzenlemelerin, vatandaşların eşit hukukunun önüne geçtiği bir süreci yaşıyoruz.
Ülkemizde bir siyasi çözümsüzlük gündemdedir. Demokrasimiz yara almıştır ve siyaset çözüm üretememektedir. Ekonomide, dış politikamızda ve toplumun her alanında çok ciddi sıkıntılar mevcuttur.
1950’den geriye, 1946 öncesi CHP’nin tek parti dönemine dönüşü hatırlatırcasına, siyasi rekabetin önü sonuna kadar kapatılmak isteniyor. 
“İnsanlar bezgin, gelecekten umutsuzdur”
1946 ruhu ile başlayan ve 1950’de zaferle sonuçlanan süreç, bu milleti politik hayata katılıma çekmişti; bugün ise insanlar bezgin, gelecekten umutsuz, siyasi sisteme yabancılaşmış durumdalar.
Türkiye’de birileri, çok seslilikten, çok renklilikten, demokrasiden ürküyor olabilir. Demokrasi kelimesi onların tedirginliğini, endişesini artırıyor. Ancak, toplum üzerinde kurulan baskı, toplumsal yapımızın temelinde çok tehlikeli çatlamalar olarak karşınıza çıkar.
Demokrasinin hassas düzeni ve demokrasinin kendine özgü dengeleri, demokrasiyi üzerine inşa ettiğiniz taşıyıcı kolonlara yapılan bu kadar zorlamayı ve baskıyı kaldıramaz. Birlikteliğimizin güvencesi hukuk ve demokrasi kendini araçsallaştırmaya kalkanlar da dahil altında bulunan herkesin birden üzerine çöker. Dere yatağına yapılan evler gibi demokrasi de yıkılır gider ve yeniden inşa etmesi çok güç olur, büyük maliyetlere, büyük bedellere yol açar.  
Yalnızca karşıt renklerin bulunduğu, yapay bir karşıtlık ekseninde tanımlanan siyaset anlayışının, şeffaflıktan uzak, kişiden kişiye, durumdan duruma değişen özgürlük ve hukuk anlayışının, yalnızca gerginlik, dışlanmışlık ve hoşgörüsüzlük üreteceği ortadadır. 
Demokrasi Türkiye için yalnızca millet egemenliğinin ve tüm vatandaşlarımızın bütün haklardan eşit bir biçimde yararlanmasının değil, aynı zamanda Türkiye’nin birlik ve beraberliğini sağlamanın, bölgesinde lider bir ülke olmasının, ekonomik refahının ve ulusal güvenliğinin de birinci ve de olmazsa olmaz şartıdır. 
Bu vesileyle, tüm demokratların ve milletimizin Demokrasi Bayramını kutluyoruz. "

13 Mart 2013 Çarşamba

DEMOKRATLAR KULÜBÜ DERNEĞİ VE BAŞKAN: ALİ NAİLİ ERDEM...


BİR "DARBE ÖZLEMCİSİ"NE CEVAP
Mustafa Nevruz SINACI
Burada sunulan metin, merhum Prof. Dr. Rıfkı Salim Burçak ve arkadaşları (bizler) tarafından “aziz bir hatırayı yaşatmak, Türk siyaset tarihinde “Asrı Saadet” dönemi olarak bilinen ve 27 Mayıs darbesinden itibaren bütün eser ve hizmetleriyle hafızalardan silinmeye çalışılan bir dönemi açıklamak-aydınlatmak, geleneği 46 ruh, dava ve misyonu’nu geleceğe taşımak amacıyla kurulmuş” Demokrat Kulübü Derneği’nin mevcut Genel Başkanı Milli Eğitim (eski) Bakanı Ali Naili ERDEM tarafından verilen bir cevap ve bildiridir. 
Öyle ki, Tansel Çölaşan’ın mezkür beyanı yazılı, görsel ve sair bilumum Türkçe yayın yapan ‘yabancı medyada’ (akredite basın, kartel medyası) gümbür-gümbür yer aldı. Konuyu işlemeyen köşeci kalmadı. Mesele manşetlere tırmandı, açık oturum-panel, konferans ve sempozyumlara konu oldu. Mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlamayan kalmadı.
Gerici, mürteci, irtica-yoz-yobaz devrimbaz takımınca yoğunlaştırılan gündem içinde ‘konunun asli muhatabı’ sıfatını haiz resmi siyaset kurumu (DP Genel Başkanı Süleyman Soylu) ve özellikle Demokratlar Kulübü Genel Başkanı tarafından yapılan açıklamalara zerre kadar yer verilmedi. Savunma hakkı alenen, adice ve ahlaksızca gasp edildi. Her beyanında hezeyan, yalan ve tefrika maksatlı demokrasi, insan hakları, adalet ve hukuktan bahsedenler; Bu insani ve evrensel değerlerin baş düşmanı olduklarını bir kere daha (bilvesile) ispat ettiler.
Beyanatı duyurmak ve “BU SESE KULAK VERİN” demek vicdan borcudur.
“BİR DARBE ÖZLEMCİSİNE CEVAPTIR:
Danıştay başsavcısı Sayın (Tansel) Çölaşan’ın 8 Mart 2008 Dünya Kadınlar Günü’nde yapmış olduğu konuşma yalnızca bir talihsizlik belgesi olmayıp, aynı zamanda bir darbe özlemcisinin kin kusan sayıklamalarıdır. Öncelikle, 27 Mayıs bir devrim değildir. Bir cuntanın eseri olup, halkı aşağılayan, devletle halkın arasına mesafe koyan ve “SENİN SEÇTİĞİNİ BİZ ASARIZ” mesajını veren bir darbedir. Bugün yaşanan olumsuzlukların temelinde 27 Mayıs’ın toplumu doğal mecrasından çıkaran karakteri vardır. Halka yukardan bakanların ve halkı adam yerine koymayanların, halka hizmet edenlere dil uzatıp karalamaktan kendilerini alamadıkları hep görülmüştür. Devletimizi 10 yıl şerefle, üstün bir başarıyla temsil eden ve yoksul bırakılan vatandaşımızın insan onuruna yakışır bir tarzda yaşamasının mücadelesini veren DP’nin yöneticileri altın bir devrin unutulmayan saygın kişileridirler ve hapse atılanları da idam edilenleri de halkın gönlünde yaşamaktadırlar.
Yüreğinde hak ve adalet duygularını taşıyan herkesin ıstırapla hatırlayacağı Yassı ada davaları sırasında “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” emriyle idam edilen Menderes, Zorlu ve Polatkan demokrasi şehitlerimizdir. Vicdan sahibi herkesin bu aziz şehitlerimizin manevi huzurlarında minnet ve şükran duygularıyla eğilmeleri gerekirken, aksine bir tavrın içinde olunmasına suskun kalmak bizler için mümkün değildir.
“Hayatında yüzünü dahi görmediği bir şahsın elini öpmüştür” tarzında bir konuşmayı savcılık makamında oturan bir kişinin yapmaması gerekir… Aynı şekilde Türkçe ezanla ilgili ceza maddesinin kaldırılması TBMM’nin 16.06.1950 tarihli oturumunda, oturuma katılan tüm CHP’lilerin de olumlu oylarıyla kabulü bilinirken aksine bir değerlendirme yapmak öncelikle “gerçeği söylemeyi” meslek edinmiş bir yargı mensubuna yakışmamaktadır. Dahası bu konu da Milli Birlik Komitesi’nin 25.07.1960 tarihli genelgesinde “vicdan hürriyetinin hazinesi dinimizle ilgili olarak Kuran’ın ve ezanın Türkçe olarak okunacağı konusunda söylenenler doğru değildir.” Açıklamasına karşın ve idamların üzerinden 48 yıl geçmiş olduğu halde sayın savcının içindeki kin bitmemiştir.
Ne yazık…
İddia makamı doğrunun, gerçeğin ve halkının mutluluğunu arayanların ve devletin barış içinde yaşamasının olumlu gerekçelerini yasalar doğrultusunda ifade edenlerin makamıdır. Darbelerin teşvikçilerinin yeri değildir. 
Ali Naili ERDEM,
Demokratlar Kulübü Derneği 
Genel Başkanı” 
ADRES: Kuveyt Cad. No: 15/2, A.Ayrancı/ANKARA
TEL: 0312.428 37 45–428 37 46
e.Mail: aliabali@superonline.com

6 Mart 2013 Çarşamba

DÖRTLÜ TAKRİR (yoğun istek üzerine özel yayın)


Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)
        TBMM Grup Başkanlığı ve 
        Parti Başkanlığı’na,

“Daha kuruluşundan beri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve CHP’nin en esaslı umdesini teşkil eden demokrasi prensiplerine tamamıyla tatbiki sayesinde refah ve saadete kavuşacağı kanaatine bağlanmış olan vatandaşların bütün memlekette ve bilhassa partimiz mensupları arasında en büyük ekseriyeti teşkil ettikleri şüphesizdir. İşte bu kanaatledir ki milletçe özlenen bu amacın gerçekleştirilmesi için lüzumlu gördüğümüz tedbirleri partimizin meclis grubuna arz ve teklif etmeyi borç bildik.
Atatürk’ün ölmez adına bağlı olan mukaddes Kurtuluş savaşımızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti ilk Teşkilat–ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki en demokratik anayasasını meydana getirmiş ve bu sayede gerek ferdi hürriyetleri gerek milli murakabeyi en geniş surette dağlamak imkânlarını vermiştir.
Memleketi Ortaçağdan kalma bir takım zararlı müesseselerden koruyabilmek ve irticaı kırmak maksadıyla 1925’ten sonraki yıllarda siyasi hürriyetlerin bazı takyitlere uğratıldığını biliyoruz. Lâkin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Teşkilat–ı Esasiye Kanununun, demokratik ruhuna daima sadık kalmış ve cumhuriyetin kurucusu Büyük Atatürk bunu tamamıyla demokratik bir şekle ulaştırmak idealinden ölünceye kadar ayrılmamıştır.
Burada izaha lüzum görmediğimiz türlü sebeplerden dolayı muvaffakiyetsizlikle neticelenen Serbest Fırka tecrübesi bu maksatla yapılmış bir harekettir. Bu talihsiz tecrübenin uyandırdığı tepkiler neticesinde siyasi hürriyetlerin yeni bir takım tahditlere uğratıldığı inkâr edilemez. Bununla beraber cumhuriyet idaresinin her şeye rağmen demokratik tekâmül yolunda ilerlediğini gösteren teşebbüslerde vardır. Büyük Millet Meclisi seçimlerinde, müstakil mebuslara gittikçe daha artacak nispette yer ayrılması tecrübesini buna bir delil olarak zikredebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı’nın belirmeye başlaması ve harp tehlikesinin memleketimizi daimi bir tehdit altında bulundurması pek tabii olarak siyasi hürriyetleri bir kat daha tahdide sebep olmuş ve bu suretle Teşkilat–ı Esasiye Kanunu’nun demokratik ruhundan biraz daha uzaklaşılmıştı. Gerçi CHP içinde ayrıca bir müstakil grup teşkili millî murakabede tek parti usulünden doğan zararların karşılanması yolunda bir tecrübe olmakla beraber kuruluşundaki gayritabiîlik dolayısıyla bundan da müspet bir netice alınmadığını görüyoruz.
Bütün dünyada, hürriyet ve demokrasi cereyanlarının tam bir zafer kazandığı demokratik hürriyetlere riayet prensibinin milletlerarası teminata bağlanmak üzere bulunduğu şu günlerde, memleketimizde de Cumhurbaşkanından en küçüğüne kadar bütün milletin aynı demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez.
Uzun asırlardan beri müstakil bir devlet olarak yaşayan Türkiye’de hatta okuyup yazma bilmeyen vatandaşların bile siyasi hürriyetlerini şuurla kullanacak bir seviyede bulundukları inkâr kabul edilmez bir hakikattir. Okuyup yazma bilmeyen köylüler arasında bile dünyanın en değerli idare ve siyaset adamlarını yetiştirmiş olan milletimizin bilhassa cumhuriyet idaresinin kuruluşundan beri yapılan hamleler neticesinde bundan 20 yıl evveline nispetle çok yüksek bir seviyeye erişmiş bulunduğu övünülecek bir gerçektir.
İşte bir taraftan iç hayatımızdaki bu mesut tekâmülün yarattığı siyasî olgunluk, diğer taraftan bugünkü medeniyet dünyasının umumî şartları daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzda hâkim olan demokratik ruhu, bugünkü siyasî hayat ve teşkilatımızda kuvvetle tecelli ettirmek zamanı geldiği kanaatine bizi sevk etmiş bulunuyor. Bunun bir an evvel gerçekleşmesi yönündeki düşüncelerimizi şöyle hülasa ediyoruz:
1) Milli hâkimiyetin en tabiî neticesi ve aynı zamanda dayanağı olan Meclis murakabesinin anayasamızın yalnız şekline değil, ruhuna da tamamıyla uygun olarak tecellisini sağlayacak tedbirlerin alınması.
2) Yurttaşların siyasî hak ve hürriyetlerini daha ilk Teşkilât–ı Esasiye Kanunumuzun gerektirdiği genişlikte kullanabilmeleri imkânlarının sağlanması.
3) Bütün parti çalışmalarının yukarıdaki esaslara tamamıyla uygun bir şekilde yeniden tanzimi.
Muhterem milletvekilleri arkadaşlarımızın, yüksek tasviplerine sunduğumuz bu teklifimizle, daha ilk kuruluşundan beri millî hâkimiyet gayesine erişmeyi, onu gerçekleştirmeyi hedef tutan CHP’nin ve bütün Türk Milletinin yüksek arzularına tercüman olduğumuza, Atatürk’ün idealine sadık kaldığımıza inanmış bulunuyoruz.
Cumhurbaşkanımızın 19 Mayıs 1945 tarihli nutuklarında: “Siyaset ve fikir hayatımızda demokrasi prensiplerinin daha geniş ölçüde hüküm süreceği hakkındaki fikirleri”, bu teklifimizin vakitsiz ve yersiz olmadığı hakkındaki inancımızı büsbütün kuvvetlendirmiştir.
Milletimizin bütün kuvvet ve iradesini temsil eden Büyük Millet Meclisi Parti Grubu arkadaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Türk Milletine dünya demokrasileri arasında şerefli bir mevkii sağlayacak olan bu teklifi.; Kendi öz düşüncelerinin bir ifadesi gibi telakki edeceklerinden asla şüphe etmediğimizi bir defa daha tekrar eder ve takririmizin açık oturumda müzakeresini saygılarımızla rica ederiz.”
Ankara, TBMM - 07 Haziran 1945

İzmir Mebusu Mahmut Celal Bayar,     İçel Mebusu Refik Koraltan,
Aydın Mebusu Adnan Menderes           Kars Mebusu Fuat Köprülü

(*) Bu takrir (önerge), özgürlükleri kısıtlayan rejimi daha fazla sürdürmenin doğru olmayacağı, anayasal hak ve özgürlüklerin tanınması gerektiği üzerinde durmuş ve en nihayetinde “memlekette demokratik usullerin daha geniş şekilde tatbikine geçilmesi” amacını taşımıştır.

ADNAN MENDERES "Demokrasi Plâtformu" Dergisi...


İletişim Bilgileri:                                                                                                                                                                                                               05.03.2013
Bahçelievler Mahallesi Aşkabat Caddesi                                                                                                                                                                    Ahmet Şerif Bayındır
Çakırbeyli Apt. No: 6/2 Çankaya/Ankara                                                                                                                                              Adnan Menderes Demokrasi Platformu Adına
Tel   : 0.312 214 44 45
Faks: 0.312 215 44 55
Gsm: 0.532 376 76 91

26 Şubat 2013 Salı

HAYRETTİN ÖZAYDIN: DEMOKRAT PARTİ TAHSİLATÇILARIN ELİNDE

GELENEK VE GERÇEK; Demokrat Parti'de aidiyet ve mensubiyet şuuru ile siyaset yapmak "alan el" değil; "verel el" olmayı; Her ne pahasına olursa olsun Milli, îlmi ve manevi değerleri "Aziz ve Necip Türk Milleti adına" sahiplenerek korumayı zorunlu kılar. Tabandan tavana bütün Demokrat Partililer "adaletli, namuslu, dürüst, demokrat ve faziletli" olmaya memur, mezun ve mecburdur. Zira Demokrat Parti; "Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim kılınması ve faziletin hayat bulmasının teminatıdır. Bu cihetle: Demokrat Parti yönetimi, fertlerden kitleye ve en kıdemsiz üye'den Genel Başkan'a kadar "adalet ahlâkı ve fazilet üzre" olmaya zorunlu ve görevlidir. Aksi takdirde: Bu ilkelerin hayat bulmadığı bir zeminde "Tarihi, tabii ve kadim" DEMOKRAT PARTİ'nin mevcudiyetinden söz edilemez, iddia ve ifade olunamaz!..