Celâl BAYAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Celâl BAYAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2017 Cumartesi

CHP Sevdalısı "Gaflet, Dalâlet ve Hıyanet" içindeki "SÖZDE" Demokratların Kulaklarına Küpe Olsun

Başta "Demokrat Parti" dava, manâ ve misyonuna asi olan cahillerden başlamak üzere: "nisyan (unutmak, akıl tutulmasına maruz kalmak) ile malûldür Hafıza-i beşer"

DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ (CHP) İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…
Hasan Emre OKTAY 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Adalet Yürüyüşü’ adını verdiği Ankara-İstanbul arası bir propaganda yürüyüşü yaptı. Karavanlar, ambulanslar, doktorlar eşliğinde yapılan bu yürüyüş doğrusu benim hiç ilgimi çekmedi. Hatta bu yürüyüşü çok yersiz buldum, kınadım. Öyle ya FETO olayı gibi cumhuriyet tarihimizin en kritik milli mücadelemizi yapmışız, silahsız insanlarımız tanklara, darbeci askerlerin tüfeklerine, ağır silahlarına göğüslerini siper etmiş ve darbeyi canları pahasına önlemişler, 250 şehit ve 2150 gazi vermişiz. Devletimizi ordu, yargı, üniversite, siyaset her yönden bir virüs gibi saran CIA destekli FETO Terör Örgütü ile amansız bir mücadeleye başlamışız ve pek tabi olarak OHAL ilan edilmiş, gözaltılar, yargılamalar yaşanırken, adalet adı verilen bu yürüyüş kime hizmet etmiştir? Dedim ya bu yürüyüşü çok yersiz buldum ve hiç ilgimi çekmedi. Ancak yürüyenler arasında bugünkü DP Genel Başkanını görünce doğrusu üzüldüm. Demokrasi ile yönetilen bir ülkedeyiz, muhalefet genel başkanları izin almak suretiyle istedikleri propaganda yürüyüşlerini yapabilirler. Zaten bu yürüyüş de ülkemizdeki demokratik yönetimin belgelerinden biri olmuştur. Çok şükür bir provokasyon olmadan, kazasız belasız yürüyüş tamamlandı.

Yukarıdaki girişten anlaşılacağı üzere, makalemizin ana teması DP ve CHP ilişkileridir. Bu gün 27 Mayıs ve Yassıada’nın acısını tam anlamıyla çekmemiş ama Demokrat Partiliyim diyen bazı kişilerin DP ile CHP’nin aynı kökten geldiklerini ve temelde aynı felsefeye sahip olduklarını iddia ettiklerini hayret ile görüyorum. Atatürk dönemi ve tek parti döneminde, DP’yi kuracak siyasetcilerin CHP içinde görev yaptıkları doğrudur, zira o dönemde başka parti yoktur. Bu bağlamda şunu da kesinlikle ifade etmeliyiz ki, DP’nin kurucuları olan Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Refik Koraltan’ın ve Fuat Köprülü’nün siyasal görüşleri ve felsefelerinin CHP ile en ufak bir benzerliği yoktur. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde DP adında, CHP’den başka bir parti bu yüzden kurulmuştur. Ne demek istediğimi daha iyi ifade edebilmek için izninizle Atatürk döneminden itibaren kısaca, siyasal yaşamımızdaki olayları hatırlayalım ve bu günkü siyasal eğilimlerin geçmişteki orijinlerini görelim.    

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

TBMM’de görev yapmakta olan, milli mücadele kahramanlarımızdan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Hüseyin Rauf Orbay ve 28 arkadaşı 1924 yılında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ adını verdikleri bir parti kurdular. Bu partinin o zamanki adıyla nizamnamesinin 6. Maddesi şöyle idi.

Madde 6: Fırka, efkâr ve itikadı diniyeye hürmetkârdır.”  

Halk Partisi bu maddeye şiddetle tepki gösterdi. Bu madde laiklik prensibine uymaz, dendi. Halk Partisine göre, bu madde ile doğrudan doğruya irticaya taviz veriliyordu. Kısa bir süre sonra yeni partinin nizamnamesinin 40.
Maddesi de eleştiri oklarından nasibini aldı.

Madde 40: Serapa muhtacı imar olan bir memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına kaniiz. Bunun için yabancı sermayeye muhtacız. Temini asayişle, teessüsü süku ve istikrar ile harici sermayelere gösterilecek hüsnü kabul ile, herkes telkini itimat ederek, bu sayede harap memleketimizi sert adımlarla inkişaf ettireceğiz.”

Halk Partisine göre, 6. Madde irticayı davet ediyor, 40. Madde de memleketi yabancılara satıyordu. Halk Partisi yeni partinin isminden de rahatsız oldu ve Kütahya milletvekili Recep Peker’in önerisiyle isimlerinin başına cumhuriyet kelimesini getirdiler.

Bazı anlatımların aksine Atatürk yeni partinin kuruluşundan büyük memnuniyet duymuştur. Bir muhalefet partisinin olması ve eleştiri çığırının açılması zaten Atatürk’ün çok arzuladığı bir uygulama idi. Ama CHP safındaki özellikle İsmet Paşa, Recep Peker yeni partiden dolayı adeta isyan halinde idiler. Nitekim kısa bir süre sonra İsmet Paşa başbakanlıktan istifa eder ve Ali Fethi Okyar yeni başbakan olur. Yeni parti, bir taraftan CHP tarafından sürekli ağır bir şekilde tenkit edilirken, diğer taraftan Atatürk tarafından desteklenmektedir. Atatürk kendisini ziyaret eden yeni parti mensuplarından Dr. Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’a şu sözleri sarf eder,
“Türkiye’mizde partiler ve parlamento hayatının başlamasından memnuniyet duyuyorum. Birbirlerini kontrol edecek fırkaların mevcudiyetini hâkimiyeti milliye ve bilhassa cumhuriyeti idareye malik bir memleket için tabii görmekteyim. Cumhuriyet Halk Fırkası ile manevi rabıtamı muhafaza etmekle beraber, bir Reisicumhur olarak muhafaza etmeyi esas kabul ediyorum.”    

Bu arada Meclis’te bütçe müzakerelerinde CHP’ye akıl dolu tenkitlerde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Ardahan mebusu Halit Paşanın, etrafı Afyon mebusu Ali Çetinkaya, Kozan mebusu Ali Saip, Cebelibereket mebusu Avni, Gaziantep mebusu Ali Kılıç, Elaziz mebusu Hüseyin, Rize mebusu Hüseyin ve Rize mebusu Rauf tarafından çevrilir ve çıkan kavgada Halit Paşa öldürülür. Fakat olay sıradan bir adliye olayı kabul edilir ve ört bas edilir.

13 Şubat 1925 tarihinde Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkar. 2 Mart’ta toplanan CHP grubu, Fethi Okyar hükümetinin isyanla ilgili aldığı tedbirlerin yetersiz olduğunu, sadece doğuda değil bütün yurtta tedbir alınması gerektiğini, isyanın Terakkiperver Cumhuriyet fırkasının ‘efkâr ve dini itikatlara hürmetkârız’ cümlesinin tahriki üzerine başladığını ve bundan dolayı da yeni partinin derhal kapatılması gerektiğini, ileri sürerler. Fethi Okyar yaptığı cevabi konuşmasında, ‘olaylar nerede çıkmışsa orada önlem almak gerektiğini vurgular ve ekler,

“Bende Müslümanım ve dinime hürmetkârım. Hanginiz efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkâr değilsiniz. Doğudaki isyanın hakiki mesulü Recep Peker’dir. Dâhiliye Vekâletinde bulunduğu devre içindeki idaresizliği dolayısıyla memlekette bir Kürdistan meselesi çıkarmıştır. Recep Peker şarkta (doğuda) takip ettiği siyaset dolayısıyla burada yaşayan insanları isyan edecek hale getirmiştir. Şimdi kalkmış burada beni tenkit ediyor. Erkânı Harbiye Umumi Reisi (Genel Kurmay Başkanı) ile görüştüm. Aldığımız tedbirler kâfidir. Fazlasına lüzum yoktur. Lüzumsuz şiddet hareketleriyle ben ellerimi kana boyayamam…”

Bu konuşmadan sonra Fethi Okyar 60 oy’a karşılık 92 oy’la başbakanlığı İsmet Paşaya devreder ve Recep Peker de Milli Müdafaa Vekili olur. İsmet Paşa ve Recep Peker önderliğindeki CHP’nin ilk işi ünlü ‘Takriri Sükûn Kanunu’nu Meclis’e getirmek olur. Takriri Sükûn kanununun metni şudur,

“Madde 1: İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamıyla huzur ve sükûneti ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bilumum teşkilat ve tahrikât ile teşebbüsat ve neşriyatı hükümet resen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet, İstiklal Mahkemelerine sevk edebilir.
 Madde 2: İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki sene müddetle mer’idir.”

Kanun Meclis’te tartışılır. Kanunun dönemin Anayasası Teşkilatı Esasiye Kanununa aykırı olduğu izah edilmeye çalışılır. Rauf Bey (Rauf Orbay), ‘doğuda küçük bir kasaba şeyhi tarafından çıkarılan bir isyan var, ama siz cumhuriyetin tehlikede olduğunu ileri sürerek ülke çapında, temyizi dahi olmayan, kararları üç kişinin iki dudağı arasında olan divanı harpler kurup tüm ülke çapında baskı rejimine gidiyorsunuz’ der. İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Harbinde kurulmuş, çalışmış divanı harplerdir. Rauf Orbay,

“Biz Şeyh Sait’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa İstiklal Mahkemelerini istediklerini yapmak için bir alet olarak kullanmak istiyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”  

Der. Söz alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarından Halis Turgut Bey,

“Bu isyanın 2 ay bile devam etmesi mümkün değildir. Bu derece ağır bir kanunun 2 sene devam ettirilmesi başka gayeler taşımaktadır. Bu gibi yanlış hareketler cumhuriyet tarihimizin geleneklerinde kötü izler bırakacaktır.”

Söz alan Recep Peker matbuata (basın) ağır hakaretlerde bulunur,

“Bu matbuat, o hale gelmiştir ki, her sabah sütunlarında milletin yüzüne fışkıran saralı ifrazat, masum halka mütemadiyen devlet kuvvetinin itibara layık olmadığı fikrini aşılamıştır.

Meclis kayıtlarında bulunan bu cümleler Halk Partililer tarafından alkışlarla karşılanır. En son İnönü kürsüye gelir ve tartışmalara noktayı koyar,

“Emniyet ve asayişi temelinden muhafaza etmek, kuvvetlendirmek için bütün kanunlar gibi İstiklal Mahkemeleri de bir vasıtadır. Vaziyetin icaplarına göre daima tedbir alınacaktır.”

(27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, İstiklal Mahkemeleri uygulaması yumuşatılarak, bir varyasyon olarak Yassıada’da tekrar sahnelenecektir.)
Meclisteki tartışmalar devam ederken Kazım Karabekir Paşa bir konuşma yapar ve sözlerini şu cümleler ile bitirir,

“Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Bu tartışmalar cereyan ederken Meclis’e, CHP tarafından bir kanun taslağı daha verilir. Bu kanun taslağına göre, İstiklal Mahkemelerinin vereceği idam kararları TBMM tasdikinden geçirilmeyecek, sadece hükümetin tasdiki ile infazlar yapılacaktır. Tüm bu teklifler Meclis’te tek parti hâkimiyetine sahip olan CHP oyları ile alkışlar arasında kabul edilir. İlginçtir isyan o günkü tabiri ile şarkta ama bu kanun teklifi ve kabulünün ertesi günü İstanbul’da Tevhidiefkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat ve Aydınlık Gazeteleri süresiz olarak kapatılırlar. Basın tarihine meraklı olanlar bu olayı ayrıntılı inceleyebilirler. Bu olayın ardından da anında kurulan İstiklal Mahkemeleri bir beyanname yayımlar,

“Cumhuriyet halkı, takriri sükûn arzusu taşımaktadır. Fevkalade emirlere riayet etmeyenler, cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkemelerimizi derhal karşılarında bulacaklardır.”

Matbuat susturulmuş ve ülkede bir korku havası yaratılmış ve sıra esas işe gelmiştir. Henüz üç aylık bulunan ve daha memleketin 3-4 vilayetinde şubesi bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına ani bir gece baskını yapılır. Ne kadar evrak varsa çuvallara doldurulup emniyet merkezlerine getirilir. Diyeceksiniz ki, doğuda isyan var, ama hala yeni kurulmuş, örgütlenmesini bile tamamlamamış bir parti ile CHP niye bu kadar uğraşıyor? Bunun sebebi açıktır, Atatürk partiler üstü kalacağını muhtelif konuşmalarında ifade etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının ağır toplarından Kazım Karabekir, Hüseyin Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün İsmet Paşadan daha yakın arkadaşlarıdırlar ve tıpkı Celal Bayar gibi bir şekilde kendisinin yerine başbakan olabilirler. Ayrıca yeni parti dikkati çekecek şekilde halktan ilgi görmektedir. Dolayısıyla bu isimlerin bertaraf edilmesi şarttır. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel merkezine yapılan baskında, suç teşkil edecek hiçbir evrak bulunamamasına rağmen İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında şu kararı alır.

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının programında mevcut ‘efkar ve itikadatı diniyeye hürmetkar olmak’ esasını irticakarhane tahrikata vesile ittihaz eden bazı eşhasın tahrikat yaptıkları sabit olmuş ve fıkranın kanuni vaziyeti hakkında hükümetin dikkatinin çekilmesine müttefikan karar verildiğine dair mahkeme kararı müddeiumumilikten hükümete tebliğ olunmuştur. Vatandaşın aldatılmaktan ve tahrikten korunması için Terakkiperver fırkanın faaliyetten men’i
Hükümetin artık müsamaha edemeyeceği vazifeler arasına girmiştir.Binaenaleyh bu kararnamenin tebliği tarihinden itibaren Takriri Sükûn Kanunu ahkâmına tevfikan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının bilcümle merkez ve şubeleri, alakalı hükümet memurları tarafından kapatılacaktır.”

Böylece yakın gelecekte DP olarak temayüz edecek olan anlayışı, zihniyeti içeren cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi tarihe karışmış oluyordu. Suçu dini inançlara saygılı olması ve yabancı sermayeye açık olmasıdır.

Takriri Sükûn Kanunu 2 yıl süre ile çıkmasına rağmen, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanı, 2 ayda 15 Nisan 1925’de tamamen bastırılır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde 389 kişi mahkeme edilmiş, bunlardan 49’u idama mahkûm olmuştur. İsyanla hiç ilgisi olmayan Ankara İstiklal Mahkemesi gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ı müebbet sürgün cezasına çarptırmıştır. Suçu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde yapılan ani aramaları, gazetesi Tanin’de baskın diye yazmasıdır. Ayrıca İstanbul’da bulunan 14 gazeteden 8’i de kapatılır. Açık kalan 6 gazete de varlıklarını Başbakan İnönü ve hükümete sürekli dalkavukluk yaparak sürdürürler. Örneğin 18 Temmuz 1925 günü çıkan Hür Fikir gazetesinin yazı işleri müdürü Kılıçzade Hakkı Beyin yazısı,

“İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordular. Kendisine dedim ki, ‘Eseriniz olan Takriri Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih İbni Meryem’in maruf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanunun sayesindedir ki, Türk Vatanı bu güne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim.”

Hâlbuki Takriri Sükûn Kanunu da, İstiklal Mahkemeleri de 2 ay içerisinde tamamen bastırılan yöresel Şeyh Sait isyanı için çıkarılmıştır. İsyan bastırılmış ama kanun hala yürürlüktedir, mahkemeler de işlemektedir. Başbakan İsmet İnönü 9 Kasım 1925 günü TBMM’de yaptığı konuşmada şu sözleri sarf eder,

“İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.”

Tek muhalefet Partisinin kapatılmasını da hayırlı telakki eden İsmet Paşa, gelişmelerden çok memnun görünmektedir. İstiklal Savaşımızın liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında şunları yazmıştır,

“Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”

İşte bütün bu işleri yapanlar, 2017 yılında devleti ele geçirmesine ramak kalan FETO işgal hareketini canları pahasına bastıranları ve müsebbiplerini tespit etmek ve yakalamak için çıkarılan OHAL kanununu sürekli eleştiren Cumhuriyet Halk Partililerdir. Bazı kişiler 250 şehidimizi görmeden, uydurma bir havadis olan kesik başın esrarı ile uğraşmaktadırlar. Vatan uğruna ölen bu insanlarımıza şehit bile diyemeyen ama darbeye danışıklı dövüş muamelesi yapan, vatan sevgisinden nasibini almamış bu kişiler birer utanç abidesidirler.

7 Mayıs 1926’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmiş bir suikast girişimi ortaya çıkarılır. Bir ihbar üzerine, suikastçılar Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf derhal yakalanırlar, İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar ve 15 kişi ile birlikte asılırlar. Mustafa Kemal Atatürk ünlü sözlerinden birini İzmir suikastı olayından sonra sarf etmiştir,

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ancak menfur suikast olayı ile başlayan yargılamalar, infazlar kolay kolay durmaz. Daha 1919 da elinde, Mustafa Kemal’in askerlikten çıkartılması ve tutuklanması ile ilgili padişah fetvası ve koskoca bir kolordusu bulunduğu halde, Mustafa Kemal’i tutuklamayan, Erzurum Kongresinde de emrinde çalışacağını ifade eden, İstiklal Mücadelemizin kilit liderlerinden Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı ve çok defa mektep tatillerini birlikte geçirdikleri Ali Fuat Cebesoy, İstanbul’a ilk giren kumandan Refet Bele, Cafer Tayyar Paşa, Rüştü Paşa, Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa, İsmail Canbulat, Sabit, Necati, Halis Turgut, Hilmi Bey, yine Mustafa Kemal’in arkadaşı Türkiye’nin ilk başvekili Rauf Orbay dâhil birçok Türkiye’nin medarı iftihar şahsiyeti, sanki suikast ile ilgileri varmış gibi İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. Tüm bu şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubudur ve bu yargılamalarla itibarları yerle bir edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakkicilerden Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım gibi şahsiyetlerde yargılanıp idam edilirler. Karabekir Paşa beraat ederken, Rauf Orbay gıyabında 10 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay gibi birçok İstiklal Savaşımızın önemli şahsiyeti yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.  

İstiklal Mahkemelerinin kararları ünlü 3 Alinin, Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali ve Ali Saip Ursavaş’ın iki dudağı arasındadır. Bazen tipini beğenip, genç, yakışıklı deyip idamından vazgeçtikleri, bazen de görür görmez suçlu olduklarına kani olup idam hükmü verdikleri birçok insan olduğunu, tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu mahkemelerin temyizi de yoktur. Zaten bunlar mahkeme değil bir çeşit divanı harptir. 

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

İsyan, suikast derken, tüm muhalefet ekarte edilmek suretiyle 1930 yılına gelinmiştir. Ancak Gazi Mustafa Kemal muhalefetsiz bir tek parti hükümetinden rahatsızdır, nitekim 1930 yılında yeni bir, muhalefet partisi denemesini organize eder. Paris Büyükelçisi eski başvekillerden Ali Fethi Okyar’ı parti kurmakla görevlendirir ve böylece Serbest Fırka kurulur. Fethi bey Atatürk ile uzun uzun konuştuktan sonra 8 Ağustos 1930 günü gazetecilere şu beyanatı verir. Beyanatın özünden Gazi Hazretlerinin İsmet Paşadan hayli şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Zira böyle olmasa Fethi Bey asla böyle bir beyanat veremezdi,

Anlaşılıyor ki, Gazi Paşa Hazretleri, İsmet Paşa Hükümetindeki murakabesizlikten ve idaresizlikten bıkmıştır. Benden yeni bir fırkanın (parti) kurulmasını istiyor. Bana yapılan bu teklifi bende kabul ettim. Kuracağım fırkanın yüksek nezareti ve idaresi yine Gazi Paşanın elinde olacaktır. Gazi, Halk Partisinden ayrılmamakla beraber benim fırkamın da mürevvici olacak ve adayların tasvibi de onun yüksek tasdikinden geçecektir. Ayrıca fırka için lüzumlu parayı da vermekte ve Meclis’ten 70-80 mebusun da bizim fırkamıza geçmesine müsaade etmektedir.”      

CHP cephesinde büyük bir telaş başlar. Yalova’ya İsmet Paşa dâhil birçok bakan gider ve Gazi Hazretlerini bu işten vazgeçirmek isterler ama nafile, Gazi Paşa kararlıdır. Hatta Gazi Paşa yeni partiyi güçlendirmek için kardeşi Makbule Atadan’ı ve en yakınlarından Kütahya mebusu Nuri Conker’i de yeni partiye sokar. Parti ilk şubelerini İstanbul, İzmir ve Aydın’da açar. AYDIN ŞUBESİ İL BAŞKANI 30 YAŞINDAKİ ADNAN MENDERES’DİR. İşte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile vücut bulan ve Serbest Fırka ile devam eden DP çizgisi budur, bu çizginin CHP ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Hatta bu hareket, CHP’ye karşı liberal, demokrat, halkçı, laik siyasetçiler tarafından oluşturulmuştur. Serbest fırkanın esas adı Serbest Laik Cumhuriyet Fırkasıdır.
4 Eylül 1930 günü Fethi Bey ilk mitingini yapmak üzere vapurla İzmir’e gider. Fethi bey İzmir’de gördüğü muazzam ilgiye kendisi bile inanamaz. İzmir valisi Kazım Dirik, Fethi beyi konuşturmamak ister. Emir Ankara CHP Genel Merkezinden gelmiştir. Ayrıca 200 kişiden müteşekkil, Fethi Bey aleyhine tezahürat yapacak bir grup oluşturulmuştur. Kürsüye Fethi beyin yerine Adliye Vekili Mahmut Esat Bey çıkartılır. Halk bu provokatif oyunlar üzerine galayane gelir, Halk Partisi binası önünde toplanırlar. Çıkan olaylarda çocuk yaşlarda bir genç ölür. Ölen genci kucağına alan babası Fethi beyin önüne gelir ve şu sözleri sarf eder,

“İşte sana bir kurban! En aziz varlığımı cansız olarak önünüze seriyorum. İcabında kendi canımı da vermeye hazırım! Başka kurbanlar da vermeye hazırız! Yalnız sen bu memleketi kurtar! Zalimlerden bizi koru.”

Babanın sözleri çok acıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası İzmir mitingi olayları hakkında çok yazılıp çizilmiştir.  Köylünün yanına sadece askere almak veya vergi toplamak için gönderilen jandarma, karasaban ve kağnılarla yapılan tarım, ülkede şeker ihtiyacının bile karşılanmadığı yokluklar, trahom, tifüs, verem gibi salgın hastalıklar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği bu sahneleri doğurmuştur. Fethi bey İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir’ de gider. Her gittiği yerde bir kurtarıcı gibi karşılanır. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişiminde olduğu gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimine de halk dört elle sarılmak istemektedir. Ama heyhat, Halk Partililer Serbest Cumhuriyet Fırkasının gördüğü büyük ilgiden son derece rahatsız olurlar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı kullandıkları aynı taktiklere başvururlar. Fırka gericidir ve bu fırka varlığı ile irtica tehlikesini hortlatmaktadır.

15 Kasım 1930 günü yeni belediye seçimleri Meclis’te görüşülürken Fethi Bey kürsüden şu sözleri sarf etmek ihtiyacını duymuştur,
“Arkadaşlar! Ahalinin reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasına vermesini irtica diye tefsir edenler, halkın en tabii hakkı bulunan reylerini inhisar altına almak isteyenlerdir. Unutmayınız ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi Hazretlerinin tasvip ve teşvikiyle meydana çıkmıştır.”   

Ne kadar ilginç değil mi, günümüzde de aynı zihniyet hala irtica tehlikesini işlemekte ve rakiplerini mürtecilikle suçlamaktadır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir irtica kuruntusu ve bir türlü gelmeyen şeriat yönetimi… Hiç düşünmezler bu devirde kim Diyanet İşleri Başkanlığını kapatıp Şeyhülislam’ı getirecek veya hâkimleri kaldırıp kadılara görev verecek?

Meclis’te Fethi beye karşı saldırılar dozunu gitgide artırırken, Fethi beyin ve partisinin gördüğü ilgi tedirginlik yaratır. Konuyu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e nasıl naklettilerse, Cumhurbaşkanının da olaylardan rahatsız olduğu haberi Fethi beye ulaşınca, Fethi bey Dâhiliye Vekâletine bir mektup yazarak partisini kapatmak zorunda kalır,

“Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil etmiştim. Şimdi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arz ederim efendim.”    

Tarihi ve Kadim “DEMOKRAT PARTi”nin 
Ayak Sesleri

Böylece ilerde Demokrat Parti olarak belirecek liberal, halkçı, demokrat, laik zihniyet; İtalya’daki Mussolini, Almanya’daki Hitler anlayışını esas almış görünen tek parti, Milli şef devletçi zihniyeti tarafından bir kere daha durdurulmuştur. İlerde DP ve CHP olarak amansız bir mücadeleye girecek bu iki zihniyet birbirine asla karıştırılmamalıdır. Zira Atatürkçü olan DP’dir, Atatürk’ü unutturmaya çalışan da CHP’dir. Eğer CHP, söz ettiğimiz bu iki fırka girişimini önlememiş olsaydı, daha o tarihlerde mutlaka seçimleri kaybedip iktidarı teslim edecekti. Türk demokrasisi de 25 yıl önceden çok partili sistemle tanışacak ve olgunlaşma sürecine daha erken girecekti.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybettik.
11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. 



Akabinde Halk Partililer tarafından, CHP’nin değişmez genel başkanı ve Ebedi Şef Atatürk’e nazire gibi Milli Şef yapıldı. Rahmetli Atilla İlhan Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini mantıken bir türlü benimseyememiş ki, şu cümleleri sarf etmiştir (Hikmet Özdemir, Devlet Krizi TC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri),

“Babıali Baskını neyse İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”

1939 da başlayan 2. Dünya Harbi’nin de etkisiyle Türkiye’de tam bir sefalet dönemi yaşanır. Orta Anadolu’da açlık vardır. Ekmek, hatta kefen bezi bile karneye başlanmıştır. Türkiye harbe girmemiş ama harbe giren ülkelerden daha fazla sıkıntıya düşmüştür. Tek Parti Milli Şef CHP yönetimi devam etmektedir. Bu yönetimin kararları, uygulamaları akıl alacak gibi değildir. Örneğin ülkede şeker ihtiyacı karşılanmıyor ve şeker 26 kuruş, çare olarak 15 Kasım 1942’de çıkartılan kararname ile şekerin fiyatı 500 kuruşa çıkarılıyor. Bu tuhaf karardan 1 ay sonra Varlık Vergisi uygulamasına geçiliyor. Ardından gayrimüslimlere zorunlu ve süresi belli olmayan askerlik uygulaması geliyor. Gelirlerinden çok varlık vergisi talep edilen ve bu vergiyi ödeyemeyen gayrimüslimler Aşkale çalışma kamplarına sevk ediliyorlar. Nazivari bir uygulama. O dönemde basın özgürlüğünden bahsetmek söz konusu değildir. Gazeteler bir bakanın telefonu ile süresiz kapatılmaktadır.

Savaş 1945 yılında demokratik devletlerin galibiyeti, diktatörlükle yönetilen devletlerin ise mağlubiyeti ile sona erer. Galip devletler (müttefikler) dünyaya yeni bir düzen vermek üzere ABD San Francisco kentinde toplanırlar. Bu devletler Meclis’lerinde muhalefet partileri bulunan ülkeleri demokratik addetmektedirler. Böylece CHP ve İnönü için artık parti kapatma yolu tıkanmıştır.

DÖRTLÜ TAKRİR VE “GERÇEK DEMOKRATLARIN” DEMOKRASİ TALEPLERİ

7 Haziran 1945 günü, CHP içindeki liberal kanat milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan bütçe müzakereleri sırasında, hükümete yönetimi eleştiren bir takrir verirler. Takrir son derece akılcı ve masumdur. Takrir, hükümetin Meclis tarafından denetlenmesi, vatandaşların hak ve hürriyetleri Anayasa çerçevesinde daha iyi kullanabilmesi, çok partili hayata geçilmesi gibi demokratik talepler içermektedir. Ancak eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Hükümeti bu takrire şiddetle tepki verir. Menderes, Koraltan, Köprülü partiden ihraç edilirler. Celal Bayar’da önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa eder.     

DEMOKRAT PARTİ

8 Temmuz 1945 günü, müteahhit Nuri Demirağ ‘Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. 7 Ocak 1946 günü de Takrir yüzünden CHP’den ayrılan bu dört isim Demokrat Partiyi kurarlar. Başta Menderes olmak üzere Demokrat Parti kurucuları, tek parti dönemi olduğu için CHP içinde siyaset yapmaktaydılar. Yoksa toprak reformundan, karma ekonomiye, din hürriyetinden, sosyal, siyasal hürriyetlere kadar DP’nin felsefesi, buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi CHP’ye hiç benzemez.

CHP’NİN ALÇAKLIK VE KÜSTAHLIĞI: “AÇIK OY GİZLİ SAYIM”

DP kurulur kurulmaz tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları gibi büyük ilgi görmeye başlar ve CHP’de bu ilgiden son derece rahatsız olur ve DP’nin bir şekilde önünü tıkamaya çalışmaya başlar. İlk girişimleri Belediye Seçimlerini öne almak olur. Teşkilatlanmasına yeni başlamış olan DP bu seçimlere giremez. Daha sonra 1947’de yapılması gereken genel seçimler de erkene alınır. Çünkü DP gördüğü büyük ilgiye rağmen yeni bir partidir ve teşkilatlanmasını tamamlamamıştır. DP, tarihimize yüz kızartıcı derecede hileli seçimler olarak geçen 1946 seçimlerine katılır. CHP’nin uygulattığı yöntem acayiptir. Açık oy, gizli sayım, oyunuzu açık olarak kullanıyorsunuz ve sayımı devletin mülki amirleri gizli olarak yapıyorlar. Seçimlerde birçok bölgede sandıklar kaçırılıp saklanmıştır. Seçim sonuçları açıklandığında DP tarafında haklı bir öfke hâkim olur. ‘SİNE-İ MİLLET’ ifadesi ilk defa o gün söylenmiştir. DP, CHP iktidarını tanımama kararı alır. Ancak Celal Bayar bu fikre sıcak bakmaz.    

Kurulduktan 7 ay sonra yapılan bu hileli Seçimlere rağmen DP 62 milletvekilini Meclis’e sokmayı başarmıştır. CHP’nin 397 milletvekili vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu sonuca göre CHP’nin adayı İsmet İnönü kazanır. DP’nin adayı Mareşal Fevzi Çakmaktır.

Sonuçta CHP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, ardından Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve nihayet 1946 hileli seçimleri ile de Demokrat Partiyi durdurmuş oluyordu. Ancak 1950’de bu bel altı vuruşlar sökmeyecektir ve söz milletin olacaktır. Böylece asker, bürokrat saltanatı, iktidarı milli iradeye, yani DP’ye teslim edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde, Türkiye’ye en büyük zararı veren olay 27 Mayıs 1960 darbesi felaketidir. 27 Mayıs bir depremdir, bir afettir. Eğer 27 Mayıs bu güne kadar masaya yatırılıp yargılansaydı, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi de olmayabilirdi. 27 Mayıs’ın yargılanmasından en büyük zararı görecek unsur CHP’dir. Çünkü alenen 27 Mayıs’ın arkasındadır.

27 Mayıs temelde CIA desteklidir. Bu darbeyi çekirdek kadrosu teğmen, yüzbaşı seviyesinde 33 subay ve 5 generalden oluşan bir cunta (çete) yapmıştır. Darbeden sonra bu genç subaylar üstlerine yani albaylara, generallere emirler dağıtmışlardır ve komutanlar bunların önünde esas duruşta emir dinlemişlerdir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 girişimindeki askeri yapıda olduğu gibi. Emir veren imam ast subay, emir alan tuğgeneral... 27 Mayıs’ın arkasındaki entelektüel sermaye CHP çevresi, bazı yazar ve gazeteciler ile dönemin üniversite hocalarıdır. Bu bakımdan CHP’nin adalet yürüyüşü adını verdiği girişimini şahsen şiddetle eleştiriyorum. Ne yani FETO yapılanmasının üstüne devlet gitmesin mi?

27 Mayıs darbesinin yapıldığı günler dikkatle incelenecek olursa, 27 Mayıs’ın ciddi bir entelektüel boşluğu olduğu hemen görülür. Darbenin ertesi günü ne yapacaklarını bilmeyen darbeci askerlerle karşılaşırsınız.Ama bu entelektüel boşluğu ne yazık ki CHP doldurmuştur. Bu arada dikkatli bir göz suflörlük yapan ABD ve NATO önerilerini fark eder.Hazırlıksız, programsız ülkeyi ele geçiren maceracı subaylar, CHP’lilerin coşkun tezahüratları karşısında kasım kasım kasılırlarken, her biri kendini bir Atatürk telakki ederken, meşruiyet (yasallaşma) sorununu akıllarına bile getirmiyorlardı. Zira İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryus Profesör Sıddık Sami Onar, Profesör Hüseyin Nail Kubalı meşruiyet konusunda şu ifade de bulunuyorlardı (Abdi İpekçi, Ömer Sami Çoşar İhtilalin İçyüzü)

“Meşruiyet ihtilalinizdir. Hukukun hiçbir önemi yok, ne isterseniz yapın, güç sizde…” 
Yassıada zulmüne de, Yassıada Mahkemelerine de, Türk halkını derinden yaralaya o menfur infazlara da bahsettiğimiz, darbenin akıl hocalığına soyunan CHP’li kesim sebep olmuştur. DP ile CHP aynı kökten geliyor demek tamamen bu gerçekleri görmemekten, yani bir nevi bilgisizlikten kaynaklanır. Menderes ve 2 bakanını astıran bu zihniyetin DP zihniyeti ile uzak yakın alakası yoktur. DP 1950 yılında iktidara geldiği zaman ilk kullandıkları cümle, ‘Devri sabık yaratmayacağız’dır.

Darbeciler ve destekçileri halkın sevgilisi Menderes’i her ne olursa olsun ortadan kaldırmayı baştan beri kafalarına koymuşlardı. Zira onlara göre, Menderes serbest bırakılırsa tekrar seçim kazanır ve memleketin başına geçer ve öç alabilirdi. Menderes’in idamına Yassıada Mahkemeleri 2 gerekçe gösterdi. Anayasayı ihlal ve İnönü’yü Topkapı’da öldürmeye teşebbüs. Hâlbuki İnönü Topkapı davasında şahitlik yapsa infazlar önlenebilirdi. Ama yapmadı. Mahkemede Menderes’in avukatı haklı olarak, İnönü’nün mahkemeye şahit olarak gelmesini talep etti. Ama Başol ve Egesel şiddetle karşı çıkarak, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu ortama çağırmak haddinize mi’ diye cevap vererek talebi ret ettiler. Hâlbuki bunu duyduğuna şüphe olmayan İnönü, ‘hayır, geleceğim’ dese ve gelse, ‘aramızda sert mücadeleler oldu, ama beni öldürmeye teşebbüs ettiler diyemem’ dese ve idam kararlarına karşı olduğunu söylemek değil, ima bile etse Menderes ve 2 bakanı asılmazlardı. Zira aynı davada Kasım Gülek de şahitlik yaptı ve Salim Başol’un ısrarlı sorularına, ‘Elimi vicdanıma koyarak, niyetleri İnönü’yü öldürmekti’ diyemem demişti. Bu ifadeden sonra Kasım Gülek’in de CHP’deki işi kısa sürede bitirildi.

İnönü’nün eline idamları önlemek bakımından bir büyük fırsat daha geçmişti ama onu da elinin tersi ile itti. Şöyle ki, darbe destekçilerinden Docent Muammer Aksoy, 5 Kasım 1969 tarihinde ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları’ başlıklı yazısında tüyler ürperten şu açıklamayı yapıyor,

“Milli Birlik Üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisinin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu ret etmiş ve ’başladığınız işi tamamlayın’ diyerek infazların, CHP’nin çoğunlukta hatta tamamını teşkil ettiği Temsilciler Meclisinden geçmesi imkânını, YANİ İDAMLARIN KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEMESİ İMKÂNINI KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR…”    

8 Şubat 2009 tarihli Vatan Gazetesinde, CHP’nin 27 Mayıs öncesi günlerde Gençlik Kolları başkanı olan Orhan Birgit Sanem Altan ile bir söyleşi yapıyor,

28 Nisan 1960 Öğrenci Olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı? ‘Katil Menderes, diktatör Menderes’ diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı.”

28-29 Nisan Öğrenci olayları, yüzlerce öğrenci öldürüldü, kıyma yapıldı, Konya yolunu inşaat inde asfaltın altına saklandı, yalanını fısıltı gazetesiyle dolaştığı ve darbenin bahanesinin oluşturulduğu olaylardır. Bakın CHP Genel Sekreter yardımcısı, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu, Tanju Cılızoğlu ile birlikte anılarını yayımlamıştı. Sayfa 103’den aktarıyorum,

“Darbe öncesi günlerde, öldürülen öğrenciler kıyma makinelerinden geçirildi, söylentilerini araştırmak için CHP 3 kişilik bir parlamento heyeti kuruyor. Heyet araştırmalar yapıyor ve böyle bir olayın olmadığını, söylentiden ibaret olduğunu bir rapor ile CHP grubuna götürüyor. Grupta rapor okununca İsmet Paşa raporu sert bir şekilde eleştiriyor, kızıyor ve Paşa, ‘OLMAZ YOKTUR DEMEYECEKSİNİZ, VARDIR İMAJI VERECEKSİNİZ’ DİYOR” 

Kamil Kırıkoğlu demek ki, vicdanlı bir insanmış ki, bu gerçekleri anılarında anlatmış.

Darbe yapılmış, CHP’liler sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapmaktalar.
Bu durumu gören İnönü CHP’lilere sesleniyor ve kayıtlara geçen şu ifade de bulunuyor, ’27 Mayıs’ın ne içindeyiz, ne de dışında’ Yani henüz bize görev verilmedi demek istiyor.

Gazeteci yazar Bedii Faik, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabının 25. Sayfasında idamlar ve İnönü, CHP ilişkisine değinmiş,

“İnönü, siyasi hasımlarının idam edilmelerine samimi olarak karşı idiyse, teşebbüsünü daha o günlerde yapmalı değil miydi? Siyasi mahkûmlara ölüm cezasının verilmesini doğru bulmayan ve buna karşı olan bir lider, yabancı devlet başkanlarının teşebbüsleriyle hazır belirmiş olan böyle bir fikrin hemen üstüne atılıp, o teşebbüs katarına kudretli bir lokomotif olmak varken ne yapmıştır? Tam aksine bütün dost devlet ricalinin temennilerini çeşitli kompleksler içinde önemli sayıp saymamak arasında bocalayıp kah çalımlı kah karasız tavırlar takınan, devlet yönetiminde tecrübesiz askerlerin bu haline seyirci kalmıştır! Böylece idam fikrinin daha fazla perçinlenmeden, daha çok macunlaştırılmadan hafifletilmesinin belki de mümkün olduğu günleri, hiçbir teşebbüs ve telkinde bulunmadan geçirmiştir. Samimi olan hareket, şüphesiz yabancı devlet erkanınınki idi. İdam kararları bir emrivaki olduktan sonra, infazı durdurmanın güçlüğünü, ölüm cezalarını verildikten sonra geri çevirmenin zorluklarını onların bilip de İnönü yaşındaki bir tecrübenin bilmemesi herhalde düşünülemez. AMA EĞER MAKSAT HEM KURTARMAYI İSTEMİŞ, HEM DE BUNU BÜTÜN GAYRETİNE RAĞMEN KABUL ETTİREMEMİŞ OLMAK İSE, TABİ O ZAMAN YAPILACAK ŞEY ELBETTE TAM SON DAKİKADA ORTAYA ATILMAKTIR.”

Ve İnönü de tam son dakikada ortaya atılmıştır. Rahmetli Nusret Kirişcioğlu, ‘Kayseri Cezaevinde Bir Yıldönümü, sayfa 111’

“İnönü güya idamlara aleyhtar imiş ve mani olmak için teşebbüse geçmiş de muvaffak olmamış hissini verecek bir mektup düzenledi. Bu mektup alakalılara zamanında verilmemişti. Ama yine de kandırılmış bir iki gazetede böyle bir mektuptan bahsedildi. Böylece İnönü’nün idamlara taraftar olmadığı hissi yayılmak istendi. Bu tertip İnönü’nün seçimlerdeki sukutunun (düşüş) mahiyetini ortaya vurmaktan öteye bir fayda sağlayamadı. Hatta bir bakıma da geri tepti. Çünkü İnönü’nün idamları istediği biliniyordu.”

27 Mayıs darbesine takaddüm eden günlerde Kore’de bir askeri darbe olmuş ve Syngman Rehee devrilmiş, İnönü’nün Meclis’te sarf ettiği şu sözlere bakın,

“Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”

İdamların ikinci sebebi olarak gösterilen 146/1 Anayasayı ihlal, DP tarafından Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmasına dayandırılır. Hal buki Tahkikat Komisyonu o tarihte yürürlükte olan Teşkilat-ı Esasiye kanununun 22 maddesine ve Meclis içtüzük 177 maddeye göre tamamen yasal bir uygulamadır.

Darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel, darbeden hemen sonra İnönü’ye telefon ediyor, konuşuyorlar ve sözlerini şöyle bitiriyor, ‘…emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur sayın paşam’ Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, darbe olmuş, silah zoruyla seçim ile gelmiş bir iktidar devrilmiş ve Parlamentoda ana muhalefet partisinin genel başkanının darbecilerin başına söylediği şu sözlere bakın (İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz, İnönü’lü yıllar),

“Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız, büyük iş yaptınız, mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Asıl başarınız için ben sizin emrinizdeyim, paşa hazretleri. Sizleri anlıyorum. NE ZAMAN BİR ARZUNUZ OLURSA EMRİNİZE AMADEYİM.”  

Laf mı bunlar, iş birliği teklifi yok mu bu sözlerde.  15 Temmuz 2016 darbe girişimi cereyan ederken, bu günkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Bakırköy Belediye Başkanının evine gidiyor, lüks bir odada, lüks bir koltukta darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını televizyondan seyrediyor. Çıkıp bir kelime etmiyor, herhalde darbeciler kazansa İnönü gibi davranacaktı. Ama eski cumhurbaşkanımız, Ak Partili Sayın Abdullah Gül, o gece olayların nereye varacağının belli olmadığı saatlerde tam bir demokrat ruhuyla, cesaretle şu sözleri sarf ediyor, 

''Her şeyden önce Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir.
Türkiye bir Afrika ülkesi değildir.
Türkiye'de bu şekilde bir grubun gece baskınıyla yönetim değiştirmesi, rejim değiştirmesi mümkün değildir. Asla mümkün değildir. Dolayısıyla bugün vatandaşlarımın fikri, zikri, inancı, partisi ne olursa olsun bütün bunları bir yana bırakıp demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkma günüdür, bu bir sınav günüdür. Ayrıca bugün sokağa çıkan bir kısım askere de şunu söylemek isterim; 'Onların 7 sene Cumhurbaşkanı olarak, başkomutanlığını yapmış bir kişi olarak emir komuta zinciri altında bir talimat yoktur. Genelkurmay Başkanı'nın bir talimatı yoktur. Ordu komutanlarının yoktur, böyle bir durumda kim talimat veriyorsa bunları kesinlikle dinlemeyin ve bir an önce bu hatadan, bu yanlıştan dönün. TSK'nın başına karşı yapılan bu rencide edici ve bu kabul edilmez olay asla unutulmaz. Onun için tekrar söylüyorum; yanlış içerisinde olanlar yanlışlarından dönsünler, kışlalarına dönsünler, halkla karşı karşıya gelmesinler. Acılar yaşanmasın. Türkiye bir kaos içerisine girmesin. Halkımıza da hatırlatıyorum ki bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür''

Buraya kadar kısaca özetlediklerimizden, DP çizgisini de CHP çizgisini de vearalarında asla bir fikir birliği olmadığını da ifade edebilmiş olmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz, olayları tarafsız bir gözle inceleyenler kimin kim ve ne olduğunu hemen göreceklerdir. 

DP ile CHP arasındaki en önemli fark halkçılıktır.
CHP kendi kudretine, kendi azametine, kendi bünyesine dayanan bir parti iken, DP halka dayanan, her türlü kudreti ve kuvveti halkta gören, halk desteğinde, halkoylarında bulan bir partidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile başlayan, Serbest Cumhuriyet Fırkası ile devam etmeye çalışan ama önü kesilen milli zihniyet DP ile iktidara gelmiştir. Açık seçik CHP’nin desteklediği, kışkırttığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP’nin de önü kesilecektir. Bu milliyetçi, halkçı zihniyet 1980’den sonra rahmetli Turgut Özal ile tekrar hizmete başlayacak ancak Özal’ın da şaibeli ölümü ile yine Türkiye’ye hizmet süreci durdurulacaktır. Çok şükür 2003’den sonra başbakanımız, cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti ile DP ruhu, Menderes anlayışı 14 senedir iktidardadır ve büyük hizmetler yapmaktadır. Konuyu birazcık olsun inceleyenler gerçekleri hemen göreceklerdir. Zira ‘güneş balçıkla sıvanmaz’    

HASAN EMRE OKTAY
Temmuz 2017, Fenerbahçe

17 Nisan 2017 Pazartesi

TAHKİKAT KOMİSYONU "Tarihi ve Kadim Demokrat Parti" Gizlenen Gerçekler:

TAHKİKAT KOMİSYONU (18 Nisan 1960) Türk siyaset tarihinin en onurlu ve sorumlu teşebbüsü; (döneminde) Kanun, adalet ve hukuk dışı tertip ve teşekküllerce maruz bırakıldığı hücumlar ve menfur isyan: 27 Mayıs!..

27 Mayıs İsyanı ve İhanet Hareketinin Tetikleyici Unsuru, 18 Nisan 1960 Tarihli “TAHKİKAT KOMİSYONU” Önerge Sunumu, Müzakeresi, Kabulü ve İçtüzük Değişikliğine Dair Kanun Hakkında Bir İnceleme
Araştırma,  Derleme ve Değerlendirme:
Mustafa Nevruz SINACI
            2 Mayıs 1954’de yapılan Milletvekili Genel Seçimlerinde DP, kullanılan oyların % 58. 42'sini alarak, “Milletin itimat, takdir ve teveccühüne mazhariyet” bakımından Cumhuriyet tarihinin rekorunu kırdı. Sonuçta: 503 milletvekili çıkardı. Bu seçimlerde oyların % 35.11'ini alan CHP 31 milletvekilliğine kadar düştü. Cumhuriyetçi Millet Partisi de % 5.28 oranında bir oy ile 5 milletvekilliği kazandı. Bağımsızlar % 0.62 oyla 2 milletvekili çıkardı.
            Seçimlere katılım oranı da, % 88.63'ü buldu.
            27 Ekim 1957 tarihinde yapılan “bir sonraki” seçimler, hem Kadim Demokrat Parti iktidarı ve hem de, 14 Mayıs 1950’den itibaren “siyaseten yok olma kaygısı yaşayan” ana muhalefet yönünden çok olaylı, zorlu ve sıkıntılı geçti. CHP Başkanı İsmet İnönü, iktidarın seçimlerde izlediği, (kendince) yanlı tutumu yakınma konusu yaparak, DP Genel Başkanı Adnan Menderes'i; Gönderdiği bir telgrafla, kamuoyu huzurunda protesto etti. Buna mukabil, Menderes, İnönü ve partisini "yıkıcı, darbeci ve saldırgan yöntemlerle" çalışmakla suçladı.
            Olaylar bununla da kalmadı. CHP öncülüğünde muhalefet çığırından çıktı.
            Demokrasi, hakkaniyet, kanunlara riayet, hukuk ve medeni siyaset bir kenara itildi.
            Muhalefet zihniyetinde derin bir kompleks, kıskançlık, kin ve nefret dönemi başladı.  
Bu minval üzere; CHP önderliği, tahrik ve teşvikçiliğinde mevcut muhalefetin tamamı ile bağımsızları da içine alacak biçimde; 1957 seçimlerinden önce hırs, ihtiras, kin ve nefretle oluşturulmaya çalışılan “Milli Muhalefet Cephesi” (1956) ilgi görmedi. Bu teşebbüs akamete uğrayınca, ağırlıklı olarak CHP partizanlarınca ‘Güç Birliği Ocağı’ adıyla tertip ve teşekkül ettirilen “Husumet Cephesi” (1957) öncelikle halk içinde, dahası bu paralelde kamu kurum ve kuruluşları ile genel olarak cemiyet hayatında çok büyük tahribatlara yol açmaya başladı. Esas itibarıyla partiye dayanan ve fakat halka parti (CHP) dışı gibi lanse edilmeye çalışılarak faaliyet gösteren organize gruplar, tıpkı yasa dışı bir anarşi, terör-tedhiş örgütü gibi hareket ediyorlardı. Buna karşı, DP tarafından “zorunlu bir tepki ve/veya Nefsi Müdafaa refleksi olarak” Vatan Cephesi (1957) kuruldu.
Bu arada, Menderes 1957’de olduğu gibi, yine erken seçim açıklamaları yaptı.
Kendisi de “erken seçim” söylemleri ortaya atan İsmet İnönü, 1 Nisan 1959 tarihinde, sandıktan ümidini kesmiş, Muhalefet Cephesi ve Güç Birliği organizasyonlarından ağzı yanıp pişmanlıkla çıkmış bir halde tüm muhalefeti ve basını peşine takarak ‘Bahar Taarruzu’ adını verdiği propaganda gezilerine Trakya’dan başladı. CHP yandaşları,, Kırklareli’nin Kocasalih bucağında tantanalı bir miting yaptıktan sonra, burada bir ocak açtılar. Bu ocağa ‘Güç Birliği Ocağı’ adını verdiler. Daha sonra, İnönü ve ekibi gezileri esnasında gittikleri ve uygun zemin buldukları yerlerde güç birliği ocaklarını açmaya devam ettiler.
Diğer taraftan “Vatan Cephesinin” çığ gibi büyümesi, halk içinde samimi bir karşılık bularak, muazzam bir dayanışma, ahenk, intizam, işbirliği ve heyecanla çoğalarak yayılması; CHP kadrolarının hırçınlığı, küstah saldırıları, hükümete karşı artarak süren tahrik, yalan ve iftiralarından bıkmış, usanmış, yılmış olan halkı Demokrat Parti saflarına sürükledi ve burada kenetledi. Giderek hırçınlaşan ve saldırganlaşan muhalefetten ayrılarak, gelip DP’ye katılanlar sayesinde Parti, inanılmaz derecede bir üye potansiyeline ulaştı. Bu beklenmeyen gelişmeler ile inanılmaz büyüme muhalefeti dehşete düşürüyor, özellikle CHP yaklaşan genel seçimlerde bütünüyle erime, yok olma, tefessüh etme korkusundan kaynaklanan panikle kontrol edilemez bir azgınlık ve taşkınlık girdabının ortasına doğru sürüklenip gidiyordu.
En büyük haset ve kıskançlık nedeni ise:, Hemen her şeye, bütün olumsuzluk ve kasıtlı engellemelere, çirkin iftira, komplo ve hain kumpaslara rağmen “kalkınma, gelişme, ilerleme, çağdaşlaşma ve modernleşmenin” durdurulamamış olması idi. Dostları memnun-mutlu, halkı ümitli kılan bu istikrar, kararlılık ve bilinç; Başta iç muhalefet olmak üzere, özellikle dâhili ve harici bedhahlar ile ülkemizin müzmin ezeli dış düşmanlarını mahvediyor, kahrediyordu... 
İşte bu nedenle “dâhili ve harici düşmanlar” DP’ye karşı ittifak cephesi haline döndü.    
Tarihi ve Kadim Demokrat Parti yöneticileri bu “şer ve şeamet cephesi” ile menfur emel ve mel’un niyetleri çok iyi biliyor, fakat çareyi “demokrasi, adalet, hukuk ve meşruiyet” dairesinde bulup, millete zarar ve halel gelmeden, “yasal olarak” uygulamak istiyorlardı. Zira Demokrat Partinin “Hukuk Devleti ve İnsan Haklarına Saygı” prensibi çok önemli, öncelikli ve kesinlikle vazgeçilmez idi.
Ancak bu sıralar, (mutlak düşmanlığı 27 Mayıs isyanıyla apaçık ortaya çıkan) CHP’li bazı bozguncular bir takım DP il Başkanları ve il, içe yöneticilerine kanca atarak, ileri gelen ve fakat aslında zayıflıkla malûl Demokrat Partililere hırs aşılayıp, fitne fesat bulaştırmıştı. Bu menfur tuzağa acizlik, zayıflık, gafletle ve dalaletle düşen, bir kısım üst düzey partililer, bire bir markajla kendilerine ustaca ve sinsice telkin edilen propagandaya kandı. Sanki “yaklaşan seçimlerde CHP’yi siyasetten silmenin verdiği heyecanıyla” Genel Merkezi zorluyor ve o güne kadar kesinlikle izin verilmeyen esaslı bir ilkeyi çiğneyerek “partili il başkanları, bu seçimde 1. sıradan Milletvekili adayı olsun” istiyorlardı. Buna Genel Merkez yanaşmadı ve bilerek kumpasa gelinmesine, tuzağa düşülmesine müsaade etmeyince, Partide huzursuzluk baş gösterdi. İlle de Adaylık illerden aday gösterilmedi. Böylece ve nihayetinde 17 veya 19 il “DP’nin Milletvekili adayı gösterilmediği için” DP yönünden, “sanki seçime bu illerde hiç girilmemiş gibi” devre dışı kaldı.
Bu vahim hata ve düşman tuzağına düşmenin doğal sonucu olarak:         
1957 genel seçimlerinde DP,1954 yılına göre % 10.72 oy kaybetti. Beklenenin aksine bu defa 424 milletvekili çıkardı. DP içinde yaşanan rekabetten olağanüstü oranda yararlanan ve büyük ölçüde kârlı çıkan CHP, bir önceki seçime oranla bu kere oylarını % 5.71 artırarak, 178 milletvekili kazandı. Hürriyet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Bağımsız adaylar da 4’er vekillik kazanarak; Hiç beklemedikleri halde büyük başarı sağladılar. Başta Demokrat Parti içinde husule gelen haksız rekabet ve ilkelere riayetsizlik problemi ile uygulanan Seçim mevzuatının bozukluğundan kaynaklanan bu  adaletsizlik, “Temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkesine aykırı idi. Sonucun “Türkiye Büyük Millet Meclisi” aritmetiğine çok farlı biçimlerde yansıdığı bir defa daha açıkça görüldü. (1957 seçimlerinde TBMM'ne toplam: 610 milletvekili seçilmişti.)
Sonuçta: Milletvekili sayısı, neredeyse sıfırdan 178’e çıkan CHP, bu defa adeta bir zafer sarhoşluğuna kapılarak taşkınlaştı; Daha büyük bir kin, nefret, fetret, hırs ve hırçınlıkla Demokrat Parti örgütleri ve Hükümete karşı saldırılarını arttırdı. Yandaş medyası, husumet cephesi, irtibat ve iştirakleri iyice küstahlaştı. Başta Meclis Grubu, başkanı ile vekilleri olmak üzere, bütün örgüt adeta zıvanadan çıktı. Her gün yeni bir hile, iftira, desise ve kumpaslarla; Millete ve devlete çok büyük zararlar, onarılması güç maddi, moral ve manevi, ağır hasarlar vermeye başladı. Bu alçaklık, küstahlık, aleni düşmanlık, acil müdahaleyi zorunlu kılan kritik durum karşısında Başvekil Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Parti Yönetimi ve Bakanlar Kurulu günlerce istişare ettiler. “Hakkaniyet, adalet ahlâkı, hukuk ve hukuk devleti olmanın esas, usul, anayasa, yasa ve kaideleri içinde” makul bir çare bularak, milleti mağdur etmeden, kan dökülmeden uygulanması kabil çözümler üzerinde çalışmaya başladılar.
Çare, 1960 yılı Ocak-Mart döneminde bulundu ve derhal uygulamaya konuldu.  
Hukuk Devleti, Meşruiyet ve Saydamlık İlkesi Bağlamında Mutabık Kalınan Adil, Makul, Anayasal ve Yasal Tedbir: “TAHKİKAT KOMİSYONU” idi…  
Devlet, Hükümet, Millet ve Parti olarak maruz kalınan fevkalâde mağduriyet, milli felâket ve haksız saldırılar karşısında; Tarihi ve kadim Demokrat Parti’nin Meclis Grubu ile yetkili kurullarında bu karara varılmasını müteakip:, “Başta Kanun ve kontrol dışı unsurlar olmak üzere; CHP ile bazı muhalefet partileri ve bir kısım basının faaliyetlerine yönelik Tahkikat Komisyonu oluşturulmasına ilişkin önerge” 14 Nisan 1960 tarihinde Meclis Başkanlığına sunuldu. Önerge DP Meclis Grubu Başkanvekilleri Bursa Milletvekili Mazlum Kayalar ile Denizli Milletvekili Baha Akşit tarafından imzalanarak verildi.
Buna göre: 18 Nisan 1960’da tahkikat komisyonu kuruldu.
            TAHKİKAT KOMİSYONU KURULMASINA DAİR MECLİS KARARI
“Bursa Mebusu Mazlum Kayalar ve Denizli Mebusu Baha Akşit’in:, “CHP’nin yıkıcı,  gayrimeşru, gayriahlâki ve kanun dışı faaliyetlerinin, bütün memleket sathında cereyan tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit ve memleketin her tarafında yaygın bir halde görülen kanun dışı siyasi faaliyetlerin muhtelif sebeplerine intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idari mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik eylemek üzere Meclis tahkikatı açılmasına dair takriri” ile “neden böyle bir komisyona gerek duyulduğunu” şu şekilde açıklamıştır:
MECLİS KARARI HAKKINDA AÇIKLAMA:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyasetinde, Türkiye'de iktidarın millî hâkimiyet esasına göre, vatandaşın hür iradesiyle tâyin edilmesi prensibi, Demokrat Partinin kuruluşuna temel teşkil etmiş olan ana fikirdir.
Demokrat Parti bilumum siyasi, hukuki, insan hakları, adalet ahlâkı ve demokrasi mücadelesinde bu fikrin tahakkuk etmesini temin ve bu yolla meşru bir iktidarın Türkiye’nin kaderine hâkim olmasını takip ve müdafaa etmiş, 1950 de bu yolla iktidara gelmek suretiyle millete söz vermiş olduğu gayeyi bizzat tahakkuk ettirmiştir. Türk milleti 1950 den sonra, birbirini takip eden iki büyük seçimle Demokrat Partiyi iktidarda bırakmak kararında ısrar ettiğini ve milletin kaderini, zihniyetlerini ve fikirlerini ne kadar tebdil etmiş görünürlerse görünsünler, tek parti nizamının mümessillerine teslim etmek düşüncesinde olmadığını alenen tezahür ettirmiştir. Bu tezahür karşısında, tarih önünde tasfiye edildiklerini bir türlü idrak edemeyen devri sabık adamların, başında ve içinde bulundukları siyasi teşekkülü Türk milletinin meşru iktidarını gayrimeşru ve gayri kanuni yollarla düşürmek fikrine dayanan bir mücadeleye sevk etmeye çalışmışlardır.
1957 seçimlerinin akabinde ve ondan daha sonra bu gayrimeşru teşebbüslerin ileri tezahürlerini tespit eden Demokrat Parti Hükümeti ile Meclis Grubu, Cumhuriyet Halk Partisinin sevk ve idaresini deruhte etmiş bulunanlara 11 Ağustos 1958 tarihli tebliği ile gayrimeşru mücadele usullerini terk etmeleri hususunda katı ihtarını vermiş bulunuyordu.
Buna rağmen, kaybettikleri iktidarın kamçıladığı hırs ve ihtiraslarla gözleri kararmış ve meşru bir seçimle iktidara gelmek ümidini bütünüyle kaybetmiş olan CHP idarecileri;, Bu son (Demokrat Parti) iktidarının Türk milleti adına ifade ettiği azim ve kararın mahiyetini bir türlü idrak edememişler ve 7 Nisan 1960 tarihli Grup tebliğinde de tebellür ettirildiği gibi, 11 Ağustos 1958 tarihli tebliğin neşrini icap ettiren noktadan çok ilerilere geçmişlerdir.
Hiçbir kanuni salâhiyete sahip olmamalarına rağmen, umumi seçimlerin bu ilkbahar ortalarında yapılacağını bizzat ifade ve iddia ederek ortaya atılan bu idareciler, kendi emir ve hizmetlerinde bulundurdukları teşkilâta, bu seçimleri her türlü baskı usullerini, gayrimeşru tedbirleri, kardeş kavgalarını dahi mubah görerek:, Milletin istinatgâhını teşkil eden devletin bütün unsurları ile müesseselerini ya tahrik veya tahrip etmek bahasına da olsa muhakkak kazanmak hedefine göre harekete geçirmiş bulunuyorlar.
Bir kısım basın bu gayrimeşru gayenin tahakkuku uğrunda CHP ile iş birliği ve iştirak halinde bulunuyor. Bu basın umumi efkârı aldatıyor. Hâdiseleri tahrif ediyor. Her türlü yıkıcı faaliyetleri, terör ve tedhişi teşvik ve tahrik eden yazılara sinesinde yer veriyor. Mücrimlerin (suçluların) müdafaasını uhdesine alarak cemiyetin temellerini kökünden sarsıyor.
Gaziantep, Zile, Uşak, İstanbul, Yeşilhisar hâdiseleri gibi Devletin emniyet, huzur ve asayişini birinci derecede tehdit eden, Türk milletinin itibar ve şerefine karşı da birer tecavüz mahiyetinde olan hâdiseler umumi efkâra hürriyet ve demokrasi mücadelesinin şerefli bir sayfası ve bunların tertiplileri birer kahraman gibi takdim olunuyor. Memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olan memurlar, kanunların tatbikatı ile vazifeli mahkemeler ve hâkimler baskı ve tehdit altında veya türlü iğvalarla (ayartma, kandırma, baştan çıkartma) kanunların âmir hükümlerini yerine getirmekten alıkonmak isteniyor. Orduyu siyasete alet ederek fitne fesada karıştırmak, ordu kuvvetlerini emir ve kanun dinlemez bir hale getirmek için gayretler sarf olunuyor.
Türkiye tarafından olduğu gibi NATO’ya dâhil bütün memleketler tarafından kabul edilmiş olan, “Kuvvetler (ayrılığına) statüsüne dair Sözleşme’nin” tatbikatı ele alınarak veya memleketimizde vazifeli bulunan Amerikan kuvvetleri mensuplarının ırzlara ve namuslara tasaddi etmekte oldukları iftirası yaygın bir surette işlenerek, Türk - Amerikan dostluğunun sarsılmasına, dolayısıyla, NATO camiasında mevcut vâhdetin bozulmasına çalışılıyor. Seçimlerde namuslu vatandaşların iradesini tam bir hürriyet içinde izhar etmelerine mâni olmak üzere şerirler ve sabıkalılardan müteşekkil silâhlı siyaset çeteleri hazırlanıyor. Hücre usulüyle çalışan kollar kuruluyor ve bu kolların kurulması meşru bir hareket olarak açıkça müdafaa olunuyor. Yukarda sayılan hususlar C. H. P. nin siyasi mücadelede meşruiyet hudutlarını fazlasiyle aşmış olduğunu tesbit etmektedir.
Türkiye’de devamlı ve müstakar bir demokratik idare kurulması ve bu idarenin sağlam temeller üzerine oturtulması her şeyden evvel meşru bir iktidara karşı gayrimeşru mücadele usul ve imkânlarının tamamiyle bertaraf edilmesine bağlıdır. Bugüne kadar cereyan eden hâdiseler, Türkiye’de mer’i (yürürlükteki) kanunların, suçları tâkip ve tecziye etmekle mükellef müessese ve kurulların bu fenalıkları önleyemediği kanaatini veriyor. Bu sebeple hâdiselere derinden ve bütün teferruatiyle nüfuz ederek, Türkiye’de siyasi huzur ve istikrarın sağlanması için gerekli tedbirleri almak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin işe el koyması zaruri ve lüzumlu görülüyor.
Memleketin emniyet ve selâmetinin, huzur ve asayişinin yukarda tafsilen izah edildiği şekilde tehlikelere mâruz bırakıldığı bir devrede Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Teşkilâtı Esasiye Kanunu (Anayasa) ile kendisine tanınan bütün haklarını bir anda eline alarak, yukardan beri tadad olunan (sıralanan) son derecede ehemmiyetli meselelere vazıyet etmesi artık kaçınılmaz bir zaruret haline gelmiş bulunuyor. Memlekette hakiki bir adalet ve hürriyet nizamının kurulması, huzur ve sükûnun tesisi, seçimlerin hiç kimsenin şüphe, tereddüt ve endişesine, korkusuna, itimatsızlığına en küçük bir imkân bırakmayacak sâlim, temiz ve dürüst şartlar içinde yapılması, nihayet gittikçe büyüyen hâdiseler halinde kendisini gösteren kanlı kardeş kavgalarını önliyecek kesin çarelerin bulunması buna mütevakkıf görülmektedir.
Bu itibarla, CHP’nin :
A) Meşru iktidarımızı, alelûmum devlet vazifelerini, Türk kadınlarını, dost ve müttefiklerimizi en iğrenç isnatlarla kötüleme usulleri de dâhil olmak üzere, çeşitli gayrimeşru ve kanun dışı yollarla halkı kanunları ihlâle, kanuni tedbirlere karşı mukavemete, Hükümete, idari ve adlî mercilere karşı galeyana ve fiilî tecavüzlere teşvik ve tahrik etmek,
B) Müsait telâkki ettikleri mahallerde kendi partilerine mensup bâzı şahısları silâhlandırmak suretiyle iktidar partisinin mensup ve taraftarları aleyhine münferit veya toplu şekilde baskı yapmaya ve suç işletmeye teşvik suretiyle memlekette kanlı kardeş kavgalarına müncer olan tertiplere başvurmak,
C) Orduyu siyasete karıştırmak teşebbüsleri de dahil olmak üzere, memleketin emniyet ve asayişini korumakla vazifeli olanları çeşitli propaganda, baskı ve vaidler yoliyle vazifelerini ifadan alıkoymağa cüret ve teşebbüs etmek,
Ç) Bizim radyo namındaki komünist radyosunu halk partisine ait bir radyo olarak göstermek suretiyle halkı bu yayınları dinlemeye sevk etmek ve umumi efkârı bu vahim neşriyatın zararlı tesirlerine mâruz bırakmak,
D) Bütün bu kanun dışı faaliyetlerini umumi efkâra karşı haklı gösterebilmek için T. B. M. Meclisinin, onun itimadına mazhar Hükümetin meşruiyetinden halkı şüpheye düşürecek, ve bundan da ileri olarak, gelecek seçimlerin de meşruiyetini şimdiden muallel imiş gibi göstererek kurulmuş ve kurulacak iktidarlar aleyhine vatandaşları gayrimeşru yollarla tahrik etmek suretiyle itimatsızlığa ve huzursuzluğa sevk etmek,
E) Hücre teşkilâtı ile işliyen gizli kollar kurmaya çalışarak, yukarda mâruz faaliyetleri daha müessir bir hale getirmek, Suretleriyle giriştiği yıkıcı, kanun dışı ve gayrimeşru faaliyetleriyle;
F) Aynı maksat ve gayelerle ve neşir yolu ile faaliyette bulunarak, Cumhuriyetimizin ve genç demokrasimizin fikrî ve mânevi temellerini tahrip eden, Devletin ve cemiyetin ana müesseselerini şantaj, baskı ve tehdit suretiyle işlemez bir hale getirmek, hakikatleri tahrif etmek, yalan neşriyatta bulunmak suretiyle memleketin siyasi, iktisadi, malî, içtimai hayatını tehlikeye mâruz bırakan bir kısım basının; Bünyesini; çalışma tarz ve metotlarını ve kanunlar muvacehesindeki tutumunu ve bu kanunları işlemez hale getirmek hususundaki gayrimeşru faaliyetlerinin ve yukardan beri tafsilâtı ile arz edilen ahvalin önlenmesini gayrimümkün kılmakta olan sebeplerin mahiyetini tetkik ederek elde edeceği neticeleri T. B. M. Meclisine bildirmek üzere, Dahilî Nizamnamenin 177 nci maddesi hükümlerine göre 15 kişilik bir tahkikat encümeni kurulmasını; bu encümenin TBMM’nden veya adlî mercilerden ayrıca karar istihsaline lüzum olmaksızın, Dahilî Nizamnamenin 16’ncı babında yer almış bütün salâhiyetlerle teçhiz olunmasını; tahkikatın selametle cereyanımı temin bakımından ve tahkikatın devamı müddetine maksur ve munhasır olmak üzere Türkiye’deki her türlü siyasi hareket ve faaliyetleri durdurma kararı da dâhil olmak üzere lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları da ittihaz etmeye ve icabında Meclis dışında da faaliyette bulunmaya yetkili kılınmasını ve ayrıca mesaisini üç ayda ikmal etmesini arz ve teklif ederiz.”
Takrir okunduktan sonra ilk sözü imza sahibi Bursa mebusu Mazlum Kayalar almış ve tahkikat talebine dayanak teşkil eden olayların milletin gözü önünde cereyan ettiğini ifade etmiştir.
Mazlum Kayalar: “Mülga Takriri Sükûn Kanunu veya ona benzer hükümleri yürürlüğe koymak için Meclis’e teklif getirebilecekken bunu yapmadıklarını, bunun yerine “hukuki, meşru ve Anayasaya hürmetkâr” bir şekilde TBMM’ye başvurarak olaylara el koymasını ve gerekli kararları almasını istediklerini” belirtmiştir.
Kayalar, DP’ye iltihakların artmasıyla birlikte seçimlerin öne alınacağı ihtimalinin muhalefeti telaşlandırdığını ve bu telaşla birlikte Halk Partisinin seçimlerin “medeni iklimini” yok etmeye çalıştığını ve bunda da kısmen başarılı olduğunu ileri sürmüştür.
Takrirle talep edilen tahkikatı açmaya Meclisin yetkili olduğunu tartışmaya bile gerek olmadığını vurgulayan Kayalar: “Mevcudiyet hakkını kanundan alan teşekküllerin Devletin temellerini ve millî birliği sarsmıya müteveccih fiili, aleni ve hafi hareketleri üzerinde bir tahkikat açmak TBMM için gayrikabili münakaşa bir salâhiyet teşkil eyler.”
İSMET İNÖNÜ’NÜN KONUŞMASI
Takrir hakkında şahsı adına söz alan Malatya Milletvekili İsmet İnönü:, “İç politikada huzuru tesis edecek tedbirleri müzakere edebilmek için her şeyden önce bütün vatandaşların Devlet ve kanun önünde eşitliğinin kabul edilmesi gerektiğini, ancak mevcut iktidarın siyasi kanaatlerine bakılmaksızın bütün vatandaşların eşit kabul edilmesi mecburiyetini şimdiye kadar fiilen kabul etmediğini, nitekim müzakere edilen belgenin de “partizan idare zihniyeti” ni yansıttığını ileri sürmüştür.
İnönü, önergenin kabul edilmesi halinde Türk siyasi hayatının “tamir ve deva kabul etmez bir uçuruma” sürükleneceğini ifade ederek iktidarı uyarmıştır. İnönü uyarılarına şu sözlerle devam etmiştir: “Arkadaşlar, şimdi bu salâhiyetlerle teşkil edilen Encümenin bir hususi karakteri vardır. Bu Encümen, Hükümetin üstünde, Büyük Millet Meclisinin üstünde bir baskı rejiminin bünyesi olacaktır. Bu talep gerçekleşirse; hesapsız, mesuliyetsiz, rasgeldiği vatandaşı hapsetmek istiyecek, istediğine söyle diyecek, istediği kâğıtları alacak, bu suretle memlekette bir dehşet idaresi fiilen kurulacaktır.
Önerge bu Devlette hiçbir müesseseye itimadı olmadığını söylüyor. Devlet memurlarına itimadı yoktur, adalete itimadı yoktur, orduya itimadı yoktur. Hiçbir müesseseye itimadı olmıyan bu otorite, bu idare eşit olmıyan seçimlere kararlı olduğu halde seçime gitmeye dahi cesaret edemiyor. Milletin reyleriyle azlıkta kalmış olan bu iktidar, bugün Devletin bütün müesseselerinde ve umumi efkârın katî hükmü ve kanaati karşısında bir kadro halinde kalmıştır. Ne isteniyor? Meclis Tahkikat Encümeni namı altında bir baskı idaresi kurmak istiyorlar. Bu baskı idaresi Anayasaya, İnsan Haklarına karşı teşebbüs edilen gayrimeşru bir darbedir.”
CHP başkanı İnönü’nün konuşmasını tamamlayıp kürsüden inmesinden sonra Samet Ağaoğlu kürsüye gelmiştir. Ancak bu sırada genel kurulda şiddetli gürültüler, atışmalar, tabanca çekmeler ve çanta fırlatmalar gibi olaylar yaşandı. Sırrı Atalay ve Hasan Erdoğan’a takbih cezaları verildi. Atalay’ın Samet Ağaoğlu’na “milyonları çalan adam” dediği iddiası üzerine kendisine 12 inikat (oturum) için Meclisten çıkarılma cezası verilmesi reye sunuldu ve savunması istendi. Atalay, Samet Bey kürsüye geldiğinde kendisine “bugün milyonların sahibisin” dediğini ve demeye de devam edeceğini ifade etmiştir.  “Yıl 1950. Muhterem ablaları Tezer Hanımla mebus seçildikleri zaman Ankara’ya geliyorlar” diye söze devam etmesi üzerine Reis müdafaa için söz verildiği halde aynı şekilde konuşmaya devam ettiğini belirterek kürsüden inmesini istemiştir. Atalay’a 12 inikat Meclisten çıkarma cezası oylanarak kabul edilmiştir.
Daha sonra da bir milletvekiline çanta fırlatan Hasan Erdoğan’a müdafaasını yapmak üzere söz verilmiş, Erdoğan da Gazianteb Mebusu Ali Şahin Bey’in tabanca çektiğini, bunun üzerine çantayı attığını, “Mecliste tabanca çeken adama çantayı atmak tabiî hakkı’na sahip olduğunu belirtmiştir. Bu savunmaya rağmen Erdoğan’a da 6 inikat Meclisten çıkarılma cezası verilmiştir. Gürültülerin devam etmesi üzerine oturum başkanı “Bir mâbedin içinde bulunduğunuzu asla hatırınızdan çıkarmayınız, bu hali gören size acır” diyerek sözü Samet Ağaoğlu’na vermiştir.
Samet Ağaoğlu, önce İnönü’nün ruh haline dair bazı tespitlerde bulunacağını belirtmiş, bu bağlamda İnönü’nün kürsüde “manevi mecalsizlik” içinde olduğunu, kafasının ve kalbinin son isyanlarını haykırmaya çalıştığını ancak bu “pervasız haykırmalara” TBMM’nin azimli kararının asla izin vermeyeceğini söylemiştir. Ağaoğlu’na göre İnönü Meclis kürsüsünden “itaat etmeyeceğiz” diyerek sadece kendisi ve partisi adına değil, Devletin memurları adına da isyancı bir tavrı savunmuş, Anayasanın ve kanunların dışında uyulması gereken toplumsal ve siyasal ahlak kurallarını hiçe saymış, bu ahlâki kurallara kendisini bağlı hissetmemiş, ayrıca takrirde tek tek belirtilen ithamların hiçbirine cevap vermemiştir. Ağaoğlu, konuşmasını takririn verilme sebebi olarak gördüğü memleketin içinde bulunduğu manzarayı tasvir ederek sürdürmüştür. Ağaoğlu’nun milletvekillerinin dikkatine sunduğu “memleket manzarası”nda şu hususlar öne çıkmıştır:
• Memlekette iç politika konuları, tüm konuların önüne geçmiş, şehir meydanlarından köy kahvelerine kadar her yerde görülen iç politika tartışmaları halkı kamplara ayırmış ve “kardeşin kardeşi kırmasına” yol açmıştır.
• “Siyasi mücadelenin silahları” olarak ortaya çıkan iftira, isnat, hakaret ve küfür Devlet ve milletin maddi ve manevi tüm varlığını tehdit eder hale gelmiştir.
• Açık ve gizli güçler, Devlet ve toplumun meseleleri üzerinde akla hayale sığmaz dedikodulara sürekli olarak ihtiyarlardan çocuklara kadar tüm halkın kulaklarına fısıldamaktadırlar.
• Hükümetin ehil olmayanların elinde olduğu, iktidarın memleketi dış güçlere pazarladığı ve “Türk kadın ve kızlarımızın yabancılara peşkeş çekildiği” söylenmektedir.
• Devletin tüm kuvvetlerine hakaretten karşı koymaya kadar varan tahriklere girişilmektedir.
Ağaoğlu memlekette bu manzarasının oluşmasında muhalefetin önemli payının bulunduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Memlekette bu manzarayı yaratan kuvvetlerin bir kısmının başında, Devleti ve vatanı uzun yıllar idare etmiş insanlar yer almışlardır. Devlet Reisi, Hükümet Reisi, vekil olmuş, mebusluk yapmış insanlar; bu vasıfları ile Devlet mefhumunun ne olduğunu bilen insanlar; 31 Martı, Millî Mücadelenin arkadan hançerleme devirlerini, iç isyanları görmüş insanlar; şu arz ettiğimden çok zayıf kımıldamalar karşısında, bir fes dâvasında, şu veya bu şekilde ufak bir sözden dolayı bütün bir şehrin meydanlarını haklı, haksız sehpalarla donatmaktan çekinmemiş, hususi mahkemelerde suçlu, suçsuz yüzlerce, binlerce insanı mahkûm etmiş ve ettirmiş insanlar, hattâ daha ileri gidilerek, suçlu buldukları birkaç adamı ele alıp o şahsın içinde bulunduğu bütün bir zümreyi toptan yok eden insanlar yer almışlardır.”
Ağaoğlu, İsmet Paşa’nın yurt gezisi sırasında yaşanan bazı olayları “muhasara yarıldı”, “kimin haddine”, “İsmet Paşa Garp Cephesi Komutanlığını hatırlatmakta değil de bir defa daha yaşamaktadır” şeklinde başlık ve yorumlarla aktaran gazetelere dikkat çekerek muhalefet liderinin memlekette huzursuzluk çıkarmaya çalıştığını ima etmiştir. Ağaoğlu İsmet İnönü’nün daha önceki bir sözünden hareketle kendisinin şimdi de kızmış olabileceğini şu cümlelerle ifade etmiştir: “Muhterem arkadaşlar, aklıma geldi. 3-4 sene evvel bir köy imamının affı dolayısiyle İsmet Paşa bu kürsüden;
“Beni kızdırmayın yoksa yapamıyacağım yoktur” demişti.
Şu verdiğim misaller gösteriyor ki, İsmet Paşa kızmıştır, İsmet Paşa kuvvetlerine hazrol emri vermiştir, İsmet Paşa yer yer taarruza da geçmiştir. Kızdınız mı Paşam?..” Ağaoğlu daha sonra İsmet Paşa’nın seçim ve seçim hileleri konusunda iktidarı eleştiren sözlerinden örnekler vererek bunların gerçekte tehdit olduğunu, ayrıca seçimlerde hile yapılıp yapılmadığını tespit yetkisinin İsmet Paşa’ya ait olmadığını, DP’nin bu yetkiyi Meclisten alarak yargı mekanizmasına verdiğini ifade etmiştir. Ağaoğlu İsmet Paşa’ya dönerek konuşmasını şöyle sürdürmüştür: “ve nihayet şu garip beyanat... Okuduğum zaman gözlerime inanamadım, İsmet Paşa, edebiyata mı merak etti, dedim. Ne demek istediğini anlıyamamıştım. Sonradan söktüm, ne demek?  
Ağaoğlu’nun bu sözlerine muhalefet sıralarından müdahale edilmiş, Maraş mebusu Nusret Durakbaşa, hatibin farkında olmadan “Devletin kuruluşunu kötülediği”ni söylemiş, Adana Mebusu Hamdi Öner de “Baban bize çok şeyler öğretmişti, ne yazık ki size bir şey öğretememiş” şeklinde seslenmiştir. Buna cevap olarak Ağaoğlu şunları söylemiştir: “ babamı bırakın, ölmüşleri karıştırmayın, ölmüşlerin dilleri yoktur, söyliyemezler. Fakat hemen ilâve edeyim; babam sağ olsaydı ve bu kürsüde bulunsaydı, muhterem lideriniz hakkında çok şeyler söylerdi. ” istediğini. “27 Ekim 1961 akşamı gün battığında seçimi yenilememiş olurlarsa gayrimeşru olacaklardır. C. H. P. böyle bir idareyi asla tanımıyacak, onun Meclîsinde yer almayı reddedecektir.” Gözümün önüne geldi, 1961 in 27 Ekim günü akşam vakti, güneş batmak üzere, İsmet Paşa güneşe bakıyor, ve dönüyor, «Ey benim silâhşörlerim; seçim yapıldı mı, yapılmadı mı? Haydi silâh başına» diye bağırıyor. Siz, Paşam, affedin, mecburum söylemeye, edebiyat yapmışsınız, ama Donkişot bile Şanso’ya böyle bir emir vermedi.
Ağaoğlu, muhalefet temsilcilerinin her gittikleri yerde “İnkılâplar tehlikede”, “Başvekil yeşil bayrakla karşılandı” gibi sözleri yayarak memleketin huzur ve düzenini bozmaya teşebbüs ettiğini, bu aleni faaliyetlerin bir de gizli/yer altı kısmının bulunduğunu ve bunların da elbette açığa çıkarılacağını belirtmiştir. Ağaoğlu daha sonra da muhalefetin “hesap sorma” söylemini eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “Bir de «Hesap sorma tehdidi» var. Muhterem arkadaşlar, hesap sorma bahsinde çeşitli teraneler söylediler, hususi mahkemeler kuracağız, dediler; hususi kanunlar çıkaracağız, dediler; normal kanunlarla mal beyannameleri istiyeceğiz, dediler. Bunlar ehemmiyetli şeyler değil. Ehemmiyetli olan şu, mebuslar kongrelere gittiler, hesap soracağız derken hemen arkasından meselâ, Samed’in sehpası ile Namık’ın sehpasını yan yana dikeceğiz, tehdidini de savurmaktan çekinmediler, çekinmiyorlar... Asacak mısınız efendiler? Öylemi? Bu ölüm tehdidinize cevabımız şudur: Hayır efendiler; bu memleketin sehpalar devrine bir daha dönmesine asla meydan vermiyeceğiz. Türkiye Büyük Millet Meclisi, bugün varacağı karar ile o melun devirlerin bir daha hortlamasını önliyecektir.
Ağaoğlu bu sözlerin ardından İsmet İnönü’nün 1944-1945 yıllarına ait konuşmalarına atıf yaparak bugünkü muhalefet liderinin o günlerde ifade hürriyetinin halk idaresinin temeli olduğunu, ancak her milletin kendine has bir söze dayanma ölçüsü olduğunu, Alman harbinin bitmesiyle başlayan tartışmaların milletin maneviyatını zayıflatacak, Meclisin itibarını zedeleyecek, dışarıya karşı memleketi zayıf gösterecek ve nihayet bu vaziyet karşısında memleketin şurasından burasından ateş çıkarabilecek boyutlara ulaştığını söylediğini hatırlattı. Ağaoğlu’na göre bu sözleri söyleyen kişinin “demek ki her milletin karakterine göre bir tahammül takatı olduğundan haberi var” ve başında bulunduğu partisinin mebus ve idarecilerinin memleketin her yerinde yaptıkları propagandalardan bir takım neticeler bekledikleri ortadadır. Ağaoğlu, getirilen takririn “memlekette huzur ve sükûnu bozan bir siyasi faaliyetin neticelerinin neler olabileceğini sorup öğrenmek istiyen, bunların Meclis tarafından öğrenilmesini istiyen bir teklif” olduğunu ve bu haliyle de Komisyona verilen yetkilerin hukuk nazariyesine ve Anayasaya aykırı olmadığını vurgulamıştır.
Ağaoğlu konuşmasının sonunda demokrasiyi muhafaza etmek gerektiğine değinerek şunları söyledi: “Demokrasimizi, hakikaten büyük emeklerle kurulan demokrasimizi himaye etmek onu muhafaza etmek ve kurtarmak mecburiyetindeyiz. Demokrasi ince bir sistem, zor bir sistemdir. Demokrasiyi yaşatmak için gönüllerde adalet hissine, dimağlarda Devlet mefhumuna ve nizam fikrine yer vermek, Devlet ve ferdin karşılıklı münasebetlerinin bu his ve mefhumlar içinde âdilâne olması prensibine inanmak lâzımdır. Bu ince rejimi muhafaza etmek ve yaşatmak için en evvel dikkat edeceğimiz husus, demokrasinin demogojinin ve anarşinin eline düşmemesidir. Çünkü, anarşinin arkasından en kısa zamanda istibdat gelir ve memleketin istikbali karanlıklara gömülür. Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat tarihinden misallerle iyi biliyor ki, Türkiye’de anarşiye meydan verildiği gün çok geriye, gideriz, çok kan dökeriz, maddi ve mânevi büyük zararlara uğrarız. Bunun içindir ki, TBMM anarşiye yol açmıyacaktır. Acı ile, elemle itiraf etmek lâzımdır ki, bu anarşi temayülü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne kadar sokulabilmiş, ve burada Devlet Reisliği yapmış bir zat daha bir saat önce «Meclisin kararlarına itaat etmiyeceğim.» diyebilmiştir,
Memleketi bu anarşi uçurumunun kenarından çekip kurtarmazsanız, istibdadın kapılarını açmış olacaksınız. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu kapıyı ebediyyen açmıyacak ve istibdadın hayattaki son mümessilinin bu kapıdan geçmek emelini hüsrana uğratacaktır.
AĞAOĞLU’NDAN SONRA CHP GRUBU ADINA İSMET İNÖNÜ SÖZ ALDI
İnönü şunları söyledi: “Biz ihtilâlden yetişmiş insanlarız, içimizde bizim yaşımızda olanlar pek azdır. Ama bizim etrafımızda bulunan, teşekküller, fikirler, zümreler bizim geldiğimiz yolu bütün teferruatı ile bilirler. Biz ihtilâlden gelmiş bir nesiliz. Meşrutiyet ihtilâlinden geldik, Cumhuriyet ihtilâline yöneldik. En sonu, Cumhuriyet ihtilâlinden demokratik rejime geçinceye kadar çok gayret sarf ettik ve çok zahmet çektik. Çok güç bir devirdi bu. Ama, sabırla muvaffak olduk. Bu ihtilâl rejimi; eşit haklarla, dürüst yapılan seçimlerle, iktidar değişmesiyle neticelenebildi ve hiçbir kıyamet kopmadı. Bunun milletimizin tarihine, daima örnek olabilecek bir misâl olarak, cesaret verici bir misâl olarak geçmesini istedik. Şimdi, biz tekrar ihtilâl usulünü takibedecek ve ihtilâl yoliyle iktidara geleceğiz; ne olacak? En büyük derece ile âzami derecede muvaffak olsak, 1938 de, 1940 da, 1945 te vardığımız vaziyete varacağız. Bu vaziyetten biz memnun değildik. Bu vaziyet, bu ihtilâl rejimini biz demokratik rejime çevirmek için çok güçlük çektik. Bizim böyle bir harekette tekrar tevessül etmemizde mâna yoktur, mantık yoktur.
Şimdi biz ihtilâl rejimimden gelerek Demokratlık rejim içinde siyasi hayat takip ediyoruz. Etrafımızda olan ihtilâllerin hiçbiri böyle değildir. Büyük inkılâplar, büyük devrimler için yapılmış ihtilâllerden sonra normal iktidarlar teessüs edememiş, etmiyor. Rasgele sokak politikacıları meşru iktidarları altüst etmeye çalışıyorlar. Bu gibi teşebbüslerin yüzde 80 i hiçbir memlekette muvaffak olamıyor. Halk iktidarı haksız görmüyorsa 3-5 kişinin toplanması ile Devletin bütün silâhlı, silâhsız kuvvetlerine karşı hareket ederek ihtilâl vücuda getiremezler. Şimdi, ihtilâl, iktidarı bir defa eline geçirmiş olanlar tarafından yapılıyor; son zamanların modası bu. Seçimle iktidara geliyor, Devletin vasıtalarına el koyuyor; seçimle gitmek ihtimali görüldü mü ben buradan gitmem telâşına düşüyor. Ne oldu telâşınız ne?...”
İnönü konuşmasını ihtilallerin hangi durumlarda gerçekleştiğini ve bir anlamda “meşru” hale geldiğini açıklayarak sürdürmüştür. İnönü’nün iktidara uyarı niteliğinde olan ve daha sonra çok tartışılacak olan sözleri şunlardır: “Şimdi iktidarda bulunanların, iktidarı ellerinde bulunduranların milletleri ihtilâle nasıl zorladıkları insan hakları beyannamesine girmiştir. Eğer bir idare insan haklarını tanımaz, baskı rejimi kurarsa o memlekette ayaklanma olur. Buna mahal vermemek için idarelerin demokratik yolda olması, insan haklarının yürürlükte olması şarttır. Bu fikir Beyannamenin ruhunu teşkil ediyor. Şimdi mevzuubahs olan mesele bu. Demokratik rejim, insan hakları yürütülüyor mu, yürütülmüyor mu? Bu bir. Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa ihtilâl behemehal olur. Beni dinleyin... Biz böyle bir ihtilâl içinde bulunmayız, bulunamayız. Böyle bir ihtilâl dışımızda, bizimle münasebeti olmıyanlar tarafından yapılacaktır. Biz demokratik rejim dedik, demokratik rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir.
Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.
Şimdi arkadaşlar, şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilâl meşru bir haktır. Fakat ihtilâl aslında bir millet hayatının asla arzu etmiyeceği, çetin ve tehlikeli bir ameliyattır. Birçok memleketlerde görüyoruz. Çok iyi niyetlerle, vatanperver hislerle ihtilâl yaparak idare kuranlar, kurdukları idarenin ertesi gününden itibaren, kâbus içinde yaşarlar. Onlar muvaffak oldukları ihtilâli normal bir demokratik rejime devredebilmek için imkân bulamazlar. Bulabilenler tarihte nâdir. Biz bulduk işte. Ama bunu bulamıyan memleket çok zarar görür. İhtilâl niçin yapılır? Eğer ihtilâl vatandaş için başka çıkar yol yoktur, kanaati zihinlere ve bütün müesseselere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan içtinap kabil değildir. Basiretimiz yerinde ve aklımız başımızda ise normal bir demokratik rejimin icaplarını hulûs ile takibederek, eşit haklarla dürüst bir seçimin neticelerini kabul ederek bu rejimi bu yola götürelim…”
İnönü, olağanüstü bir yönetim kurmaya dair Meclis’ten çıkacak kararı kabul etmeyeceklerini belirterek konuşmasını şu sözlerle tamamlamıştır: “Meclis Tahkikat Encümeni şeklinde 3 aylık fevkalâde bir idare kuracaksınız. Bu idare muhalefet partisini ve basını her yerde takibedecek. Şu kusuru var, bu kusuru var, diye her yerde takibedeceksiniz, şimdiden söylüyorsunuz kusurları. Filân yerde şu beyanatı yapmışım. Hakkımdır, kanuni saydığım takdirde yaptım, kanuni değilse haksız isem, verin mahkemeye. Bunun aksi telâkki asla itibara lâyık değildir. Onun için muhterem arkadaşlarım, bu memleketin seçkin, yetişmiş güzide insanlarısınız, memleketi fevkalâde bir idareye götürmek istenildiğinin arifesinde, eşiğindesiniz, hesaplı olarak düşünmenizi isterim. Bir fevkalâde idare kuracaksınız. Bu idareye verilen salâhiyetler gayrimeşrudur. İtaat etmiyeceğiz dediğimi söylemek yersizdir. Bir defa çıkmış bir kanuna, kanun değil karar, çıkmış bir kanuna itaat etmemek vatandaşın elinde değildir. Ama kabul etmeyiz. Razı olmayız. Ve vatandaşların hepsine bunun haksız olduğunu, buna mukavemet etmek lâzımgeldiğini söyleriz. Hür vatandaşın hakkıdır bu. Memurlara itimat etmez, adalete itimat etmez, orduya itimat etmez, kendisi esasen azlıktadır, bir kadrodur, bu şeyleri yapmak ister, böyle şey olmaz.”
İsmet Paşa kürsüden indikten sonra CHP mebusları da Meclis Genel Kurul salonunu terk etmişlerdir. İktidar sıralarından “Nereye, nereye? Kaçmayın, dinleyin” sesleri yükselmiş, Demokrat Parti Grubu adına konuşmak üzere söz alan Rize milletvekili Osman Kavrakoğlu da “Bırakın kaçsınlar. Dinliyemezler, tahammül edemezler” demiştir.
Kavrakoğlu, muhalefet liderinin müzakereler sırasında “inadından, ısrarından bir milimetre inhiraf etmediğini”, ileri sürülen iddiaları çürütmek adına hiçbir vesika ileri sürmeyip sadece bazı kavramları muğlak şekilde zikrettiğini belirtmiştir. Kavrakoğlu İsmet Paşa’nın ihtilale ilişkin sözlerine de şöyle cevap vermiştir: “Kendileri ısrar ediyorlar, akıllarınca demokrasinin esasını teşkil eden bâzı şartların mutlaka tahakkuk ettirilmesini istiyorlar, aksi takdirde (İsyan hakkını, ihtilâl çıkarma hakkını) tabiî bir hak ve netice sayıyorlar ve böyle bir akıbetten bizleri hattâ kendisinin dahi kurtaramıyacağını ifade ediyorlar. Ne hazin bir tecellidir bu! Neden ve kime karşı isyan olacak? Bize karşı mı?.. Demokrat iktidara karşı mı? Yazıklar olsun Paşa!.. Bunu nasıl söylersin!..”
Kavrakoğlu, DP’nin partizanca davranmadığını, aldıkları oyların “temiz ve helal” olduğunu, demokrasimize bir eksiklik gelmemesi için çırpındıklarını, senelerce mahrumiyet içinde acı çeken ve tabii hakları ellerinden alınan bu asil milleti kısa bir sürede muasır medeniyet düzeyine yükseltmeye çalıştıklarını söylemiştir. Buna karşılık, Kavrakoğlu’na göre, “İsmet Paşa dar bir görüş ve kısır bir mantıkla memlekette huzursuzluğun, anarşi ve ihtilâlin müdafaasını yapıyor”.
Kavrakoğlu, İsmet Paşa’nın konuşmasının Devlete, millete ve demokrasiye karşı “insafsız” bir konuşma olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Meclisimizin tarihi, Devletin mânevi varlığına, aziz ve sevgili milletimize ve genç Demokrasimize karşı bu derece merhametsiz ve insafsız bir konuşma kaydetmemiştir.”
Bu sözler üzerine Kocaeli mebusu Cemal Tüzün “Bir daha, bir daha söyle Kavrakoğlu, asıl biz onu kurtaramayız” demiştir. Kavrakoğlu bunun üzerine İsmet Paşa’nın günümüzde diktatörlerin demokratik yollarla iktidara gelip daha sonra da seçimi reddettiklerine dair sözlerine gönderme yaparak şu cevabı vermiştir: “Biz milletin reyine kaderini bağlamış hürriyete gönül vermiş insanlarız. Hürriyet ve millî irade mefhumları benliğimize o derece yerleşmiş hayatımıza o derece temel prensip olarak girmiştir ki, Allah göstermesin, bunlara arka çevirecek olsak bizi aile muhitimiz bile kabul etmez. Biz milletin güvenine kavuşmanın bir anlık zevkini bir ömre bedel sayanlardanız. Bu zevki, kadir bilen vefalı bir milleti Çankaya'dan (nankörler!) diye itham edenlerin duymasına imkân yoktur. Paşa ömründe milletin helâl reyleri ile bir saniye bile iktidar sürmemiş bir talihsizdir. Onun için bizi rey çalıcı zannediyor. Bu hırsızlık ithamını şiddetle ve nefretle reddederiz. Artık Türkiye'de bundan sonra bu kürsü rey hırsızlarının yedigaspına tevdi edilmiyecektir. Bakın ne ustaca söylenen sözler, asıl maksadı ele veriyor: Diyor ki eşit haklar, dürüst seçim, şunlar bunlar yapılmazsa mutlaka ihtilâl olur. Ne biliyorsun? Sana karşı oldu da mı biliyorsun. Seni millet kan dökerek ihtilâllemi indirdi. Hayır. Şu halde bu ihtilâl ve isyan temennileri niye!..”
Kavrakoğlu, seçimleri mutlaka dürüstçe yapacaklarını, şerefleriyle geldiklerini ve şerefleriyle gideceklerini ve ancak böyle gidenlerin dönebileceklerini, “lekeli” gidenlerin ise bir daha milletin güvenine itimadına mazhar olamayacağını belirtti. Bu arada Kavrakoğlu, devr-i sabık yaratmadıklarını, İsmet Paşa’ya bağlılıkları malum olan kişilerden hiçbirinin işine son vermediklerini ve hepsine güleryüz gösterdiklerini, bunların herhangi bir anarşi ortamında Paşa’ya destek olacaklarını tahayyül etmenin hüsranla sonuçlanacağını, Türk milletinin ekseriyeti arkalarında oldukça bu hayal perdelerinin bir anda yırtılacağını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu, Demokrat Parti’ye ve liderine memleketin her yerinde büyük bir teveccüh gösterildiğini vurgulayarak konuşmasını şu şekilde tamamlamıştır: “Siz Demokrat Partinin vatan sathındaki muazzam teşkilâtını hiç duymadınız mı? Siz bu partinin Meclisteki ekseriyetini seçen milyonlarca seçmenin bu milletin bizzat kendisini teşkil ettiğini bilmiyor musunuz?.. Sonra Demokrat Parti Liderine gittiği her yerde Milletçe gösterilen muhabbetten haberiniz yok mu? Yüz binlerin nasıl fevç fevç coşarak Menderes’i bağrına bastığını işitmediniz mi? Bu partinin mebuslarının milletçe nasıl sevildiklerini ve defaatle seçildiklerini görmediniz mi?.. Tarumar olacak bu parti, perişanlığa sürüklenecek bu seçmenler ve fena gidecek olan bu Lider midir! Buna nasıl oluyor da gönlünüz razı olabiliyor? Söyleyin bakalım, dünyanın neresinde iktidarın böyle üstün bir ekseriyete dayandığı bir Parlâmento vardır. Amerika'da mı, Fransada mı, İngiltere'de mi? İtalya'da veya Almanya'da mı, nerede?             Dünyanın neresinde ve hangi partinin başında Demokrat Parti lideri gibi sevilen bir Reis vardır.. Bütün bu hakikatler karşısında siz görülmemiş bir insafsızlıkla tarumar edilmek tehdidini hem de Demokrasi ve Hürriyet havarisi rolünde savuracak ve Meclisten çıkıp gideceksiniz.. Gidiniz, gidiniz, kötü temennilerinizle ebediyen gidiniz! Temennimiz, Büyük Allah’ın bir daha bu kürsiye avdeti size nasibetmemesinden ibarettir.”
Kavrakoğlu’ndan sonra söz alan Antalya Milletvekili Adnan Selekler, son günlerde iktidar ve muhalefet ilişkilerinin buhranlı ve gergin olduğunu, siyasal menfaatlerin değil milli menfaatlerin esas alınması gereken hassas bir dönemden geçildiğini, büyük halk kitlelerini huzur istediğini, partiler arası çekişmelerin ve mevki ihtiraslarının bu memlekete çok pahalıya mal olduğunu ve Yirminci yüzyılın modern demokratik Türkiye’sini ilkel siyaset oyunlarına kurban etmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirtmiştir.
Selekler, sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Demokrat Partinin en büyük kuvvet(i) hâkimiyetini halkoyuna istinaddettirmiş bulunmasındadır. Demokrat Parti bu en kıymetli Hazineden ayrılmamak maksadıyla her hareketini gayet hesaplı olarak yapmak ve her tasarrufunu bu umumi görüşler içinde aramaktadır. Millî Hâkimiyet prensibine karşı koymayı, bir dikta rejimi kurmayı asla aklına getirmemiş bulunmaktayız. Bir dikta rejimi nasıl kurulur? Bunun bilinmiyen tarafı yoktur. Demokrat Parti 10 senelik çalışmalarında daima kuvvetliye karşı mazlum halk kütleleriyle beraber olmuştur. Bir dikta rejimine noktai istinat tenkil eden kuvvetlere, halk aleyhine Demokrat Partinin verdiği hiçbir tâviz yoktur, arkadaşlar. …
Suçlu olmıyanların böyle bir tahkikattan telâş etmelerine hiç lüzum yoktur. Ama suçluların yakasına adaletin kahredici eli yapışacaktır. Bu itibarla yapılacak olan tahkikatın Büyük Milletin menfaatine neticeler vermesi temennisiyle hepinizi hürmetle selâmlarım.”
Konuşmalar tamamlandıktan sonra 15 kişilik Komisyon için oylamaya geçilmiştir.
Aşağıdaki milletvekilleri oluşturulan Tahkikat Komisyonuna üye seçilmişlerdir.
Tahkikat Komisyonu Üyeleri: Osman Kavuncu (Kayseri), Bahadır Dülger (Gazianteb), Nüzhet Ulusoy (Samsun), Said Bilgiç (İsparta9, A. Hamdi Sancar (Denizli), Vacid Asena (Balıkesir), Kemal Biberoğlu (Çorum), Kemal Özer (Kütahya), Hilmi Dura (Kastamonu), Ekrem Anıt (Samsun), Nusret Kirişçioğlu (Sakarya), Turan Bahadır (Denizli), Selâmi Dinçer (Sakarya), Himmet Ölçmen (Konya), Necmeddin Önder (Nevşehir)
TAHKİKAT KOMİSYONLARININ GÖREV VE YETKİLERİ HAKKINDA KANUN
Çorum Mebusu Hüseyin Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının kanun teklifi şu şekildeydi: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinde yazılı Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında kanun teklifi:
Vazife ve Salâhiyet (Görev ve Yetkiler)
MADDE 1. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri ve naib olarak vazifelendirecekleri tâli encümenler; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askerî Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda C. Müddeiumumisine, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî âmirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salâhiyetleri haizdir.
MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri, tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle:
I - a) Her türlü neşriyatın yasak edilmesine ve neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
b) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
c) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade etmeye,
d) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar ittihazına,
II - Tahkikatın devamı müddetince âmmenin huzur ve sükûnun bozulmaması için lüzumlu her türlü tedbir ve kararları almaya, dahi salahiyetlidir.
Ceza Hükümleri
MADDE 3. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararlara her ne suretle olursa olsun muhalefet edenler bir seneden üç seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 4. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan tedbir ve kararların icra ve infazında ihmal veya suiistimali görülen vazifeliler, ihmal halinde altı aydan iki seneye, suiistimal halinde bir seneden üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 5. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin yaptığı tahkikat gizlidir. Bu gizliliğe riayet etmiyenler veya malûmatlarına müracaat suretiyle yahut sair suretlerle muttali oldukları tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa edenler altı aydan bir seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
MADDE 6. — Türk Ceza Kanununda yazılı yalan şahitliği ve yalan yere yemin faslındaki suçları işliyenler hakkında mahsus maddelerinde zikredilen cezalar iki kat olarak hükmolunur. Usul Hükümleri
MADDE 7. — Bu kanun hükümlerine muhalefet Meşhut suçların muhakeme usulüne dair olan Kanunun birinci maddesinin (A) bendinde yazılı mahal dışında vukubulsa dahi failleri hakkında mezkûr 3005 sayılı Kanun hükümlerine göre tahkikat ve takibat icra olunur. C. Müddeiumumileri 3005 sayılı Meşhut suçların muhakeme usulüne dair Kanunun 3 ncü maddesinin 4 ncü fıkrasında yazılı müddetle bağlı olmaksızın vazifeli mahkemede âmme dâvası ikame eder.
MADDE 8. — Bu kanunun tatbikatında Hâkimler Kanunu ile Memurin Muhakematı Kanunu hükümleri uygulanmaz. Ancak salâhiyet hakkındaki hükümler mahfuzdur.
MADDE 9. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerince ittihaz olunan karar veya tedbirler katî olup aleyhine itiraz olunamaz.
MADDE 10. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tarafından yapılmış olan tahkikat ilk tahkikat mahiyetindedir.
MADDE 11. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri tahkikatın ikmalinde nihai bir mazbata tanzim ve dosya ile birlikte Heyeti Umumiyeye tevdi eder.
MADDE 12. — Bu kanun neşri tarihinde meridir.
MADDE 13. — Bu kanunun hükümlerini icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.”
Kanun teklifinin gerekçesinde mevcut Meclis İçtüzüğünün 16. babında düzenlenen Tahkikat Komisyonlarının Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından açık hükümler bulunmadığı ve İçtüzüğün hazırlanmasında mevzuatlarından yararlanılan Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerin tahkikat komisyonlarının yetkilerini müstakil kanunlarla düzenleme yoluna gittikleri vurgulanmıştır.
Belge niteliği taşıdığı için bu gerekçeyi aynen aktarmakta fayda vardır.
ESBABI MUCİBE: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesinin 16’ncı babında yazılı Tahkikat encümenlerinin, şekli tatbîka mütedair hükümler dışında salâhiyetlerine dair mezkûr Nizamnamede tahdidedici kayıtlar bulunmamakla beraber, bu encümenlerin Meclis dışındaki faaliyetleri bakımından her türlü münakaşayı önleyici sarih kanuni hükümler de mevcut değildir. Dahilî Nizamname Meclis içi meselelere ait tatbik şekillerini tedvin ile iktifa eylemiş ve fakat salâhiyetler daha ziyade fiilî ve teamüli bir tarzda ihtiyaçlara göre ele alınmıştır. Dahilî Nizamnamenin tedvininde, mevzuatlarından istifade edilmiş olan Fransa, Belçika ve Holânda gibi memleketlerde, Meclis tahkikatı (Anket Parlamenter) vazife ve salâhiyetleri önceleri Meclis tarafından verilen tahkikat kararlarında gösterilmekte iken bilâhara, Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerinin hususi kanunlarla belirtilmesi yoluna gidilmiştir.
Bu cümleden olarak Fransa’da tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve tanzim eden 23 Mart 1914 tarihli Kanun ihtiyaç ve zaruretlere göre bugüne kadar muhtelif tadillere tâbi tutulmuş, Belçika’da da 3 Mayıs 1880 tarihli bir Kanunla bahis mevzuu encümenlerin vazife ve salâhiyetleri tesbit edilmiş bulunmaktadır. Memleketimizde Türkiye Büyük Millet Meclisi Dahilî Nizamnamesine tevfikan teşkil olunan Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tesbit ve bu encümenlerce, ihtiyati tedbir mahiyetinde olan tasarruflarla ittihaz olunacak sair kararlara muhalefet halinde ne gibi müeyyidelerin tatbiki lâzımgeldiği hususlarını tanzim eyliyen hükümler mevcut değildir.
Bu itibarla Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetlerini tâyin etmek üzere işbu teklifin tanzimine zaruret hâsıl olmuştur. Teklifin 1 ve 2 nci maddeleri T. B. M. M. Dahilî Nizamnamesi hükümlerine göre kurulacak olan encümenlerin bu Nizamnamede mevcut salâhiyetlerine ait hükümleri de nazarda tutularak vuzuhu sağlama bakımımdan teyiden ve tekraren vazife ve salâhiyetlerini irade eylemekte, 3, 4, 5 ve 6 ncı maddeleri Tahkikat encümenlerince müttehaz tedbir ve kararlara muhalefet bu tedbir ve kararların infaz ve icrasında ihmal ve suiistimali görülen vazifeliler hakkında uygulanacak müeyyidelerle tahkikatın gizliliğine ve tahkikatla ilgili hususları veya hâdiseleri ifşa eyliyenlere ve T. C. Kanununun yalan şahadet faslındaki suçu işliyenlere tertibolunacak cezalara ait müeyyideleri ihtiva eylemektedir.
Teklifin mütaakıp maddeleri usuli hükümleri vaz'etmekte ve bu kanuna muhalefet halinde 3005 sayılı Meşhut suçların usulü muhakemesi hakkındaki Kanunun mahal ve müddetle mukayyet olmaksızın tatbikini ve vazifeleri hakkında Memurin Muhakematı Kanunu ile Hâkimler Kanununun hususi tahkik, muamele ve usullerinin cari olmıyacağını ve sadece salâhiyet ve muhakeme mercilerine ait hükümlerin mahfuz tutulduğunu göstermektedir. 7 nci maddedeki vazifeli mahkemeden maksat, kanunu mahsuslarında gösterilen mahkemelerdir. 9 uncu maddede Tahkikat encümenlerince müttehaz karar ve tedbirler aleyhine hiçbir mercie itiraz olunamıyacağı kaydedilmekte, 10’uncu maddede Tahkikat Encümeni tarafından yapılan tahkikatın ilk tahkikat mahiyetinde olduğu zikredilmekle ilk tahkikatın hazırlık tahkikatının devamı mahiyetinde ve hazırlık tahkikatını da kapsadığı cihetle ilk tahkikat tâbiri kullanılmış bulunmaktadır.”
Çorum mebusu Ortakçıoğlu ve üç arkadaşının verdiği Teşkilatı Esasiye, Milli Müdafaa ve Adliye encümenlerinden üçer üye alınmak suretiyle Muvakkat Encümen oluşturulmasına ve teklifin bu encümende görüşülmesine dair önergesi TBMM’nin 25 Nisan 1960 tarihli oturumunda oylanarak kabul edilmiştir.
            Kanun teklifinin görüşüldüğü Muvakkat Encümende tartışmalar çıkmış, muhalefete ait milletvekilleri müzakereyi terketmişlerdir. Muvakkat Encümen teklifi bazı değişikliklerle kabul ederek “müstaceliyetle görüşülmesi temennisiyle” Meclis Genel Kurulunun tasviplerine sunmuştur. Muvakkat Encümenin 26 Nisan 1960 tarihli, 2/444 Esas ve 2 Karar nolu mazbatasında şu hususlar vurgulanmıştır:
• Tahkikat Encümenlerinin hak ve yetkileri ne Anayasada ne de Meclis İçtüzüğünde belirtilmiş değildir. Bu ihtiyaç uygulamada örfi ve teamüli olarak Meclis kararlarıyla karşılanmış olmakla birlikte bu konuda uyum sağlanamamış ve bu boşluk varlığını devam ettirmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 26. maddesine dayanılarak hazırlanan mevcut teklif bu boşluğu doldurmaya yöneliktir.
• Teklifin başlığı “vuzuhu temin maksadiyle” şu şekilde değiştirilmiştir:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenlerinin vazife ve salâhiyetleri hakkında Kanun.” Teklifin 2. maddesi hariç tüm maddeleri Encümence aynen kabul edilmiştir. Verilen bir önergenin kabul edilmesi üzerine de 2. maddenin metni şu şekilde formüle edilmiştir:
“MADDE 2. — Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümeni:
a) Tahkikatın selâmetle cereyanını temin maksadiyle her türlü neşriyatın yasak edilmesine,
b) Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrim mevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,
c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,
d) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına,
e) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya,
f) Tahkikatın selâmetle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye, 2.maddenin Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında “encümen” kelimesi “encümenleri” şeklinde düzeltilerek madde kabul edilmiştir.
Meclis 27 Nisan 1960 tarihli oturumunda teklifi yoğun tartışmalar sonunda kabul etmiştir. Meclis tarihi günlerinden birini yaşamış, tartışmalar ve gürültüler nedeniyle oturuma tam dört kez ara verilmiş, Malatya Milletvekili İsmet İnönü’ye teklifin geneli hakkında yaptığı konuşmadan dolayı İçtüzük uyarınca 12 oturum Meclisten uzaklaştırma cezası uygulanmış, aynı şekilde Meclis başkanının uyarılarına rağmen sıra kapaklarına vurarak gürültüye sebep olan oniki milletvekiline’de muvakkaten Meclisten çıkarma cezası verilmiştir. Kanun teklifi dördüncü celsede CHP’li milletvekillerinin bulunmadığı bir ortamda kabul edilmiştir. Meclis genel kurulunda teklifle ilgili tartışmalar, Muvakkat Encümen Reisi Rize Mebusu Osman Kavrakoğlu’nun teklifin öneminden dolayı bir an önce kanunlaşabilmesi için gündeme alınarak öncelikli görüşülmesine dair bir önerge vermesiyle başlamıştır.
Önergenin aleyhinde konuşmak üzere söz alan Malatya Milletvekili Nüvit Yetkin, İçtüzüğün 101. maddesi gereğince encümende kabul edilen bir kanun teklifinin basılıp dağıtıldıktan sonra en az 48 saat geçmedikçe görüşülemeyeceğini, esasen teklif sahiplerinin aciliyetle görüşülme taleplerinin de olmadığını, dolayısıyla müstaceliyet için bir nedenin bulunmadığını, teklifin gerekçesinde de böyle bir neden sunulmadığını, dahası teklifin gerekçeden bile yoksun olduğunu, beş gün evvel hazırlanan bir teklifin “ekspres süratiyle” komisyondan çıkarıldığını ve dağıtıldıktan birkaç saat sonra Meclis gündemine getirildiğini, böyle bir şeyi Yüksek Heyetin kabul edeceğine ihtimal vermediğini dile getirmiştir.
Yetkin’e göre, “rejime tasaddi” niteliğinde olan bu kanun teklifi “baştanbaşa Anayasanın ihlâlini, iflâsını tazammun etmesi nedeniyle” Meclis Riyaseti tarafından kendilerine üçer oturum için Meclisten çıkarılma cezası verilen milletvekilleri, Suphi Baykam (Adana), Yaşar Alhas (Urfa) ve Nihat Sargınalp (Gümüşhane) dir. Altışar oturum ceza verilen milletvekilleri ise şunlardır: Nurettin Akyurt (Malatya), Reşit Önder (Tokat), Mehmet Delikaya (Malatya), Osman Eroğlu (Burdur), Ahmet Üstün (Burdur), Hasan Tez (Ankara), Ali Rıza Akbıyıkoğlu (Uşak), Adil Sağıroğlu (Erzincan), Tevfik Ünsalan (Malatya).
Bu sözlerin ardından oturumu yöneten Reisvekili Agâh Erozan kanun teklif ve layihaların müzakeresi için öngörülen en az 48 saatlik sürenin İçtüzükte belirtilen “hilafına Heyeti Umumiye karar almadıkça” ifadesiyle kayıtlı olduğunu, bu nedenle önergenin oya sunulacağını, kabulü halinde 48 saatlik müddetin beklenmeden görüşülebileceğini ifade etmiştir. Yapılan oylamada teklifin gündeme alınması 133’e karşı 216 oyla kabul edilmiş ve teklifin geneli üzerinde görüşmelere geçilmiştir.
İlk sözü alan Sivas Mebusu Turhan Feyzioğlu, TBMM’nin tarihi günlerinden birini yaşadığını, en karanlık günlerde düşmanı yere seren, devrimleri gerçekleştiren, Batılı anlamda gerçek demokrasiyi yerleştirmek için hamleler yapan Meclisin kendi yaptığı Anayasaya aykırı olan bu teklifle siyasi hayatımızın “15 yıl, 30 yıl, hattâ bazı bakımlardan 100 yıl” geriye götürülmek istendiğini, bu milletin 14 yıldan beri fedakarlıklar içerisinde çok partili bir rejimi yaşattıklarını, kurulmak istenecek bir baskı rejiminin kalıcı olamayacağını ifade etmiştir. Feyzioğlu demokratik rejimin dönüm noktasında olduğunu şu sözlerle vurgulamıştır: “Şu anda Türkiye’de demokratik rejim bir tarihî dönüm noktasına gelmiştir. Köyde ve kentte her siyasi teşekküle mensup ve bağımsız milyonlarca vatansever, milyonlarca hürriyet sever vatandaş gözlerini Büyük Millet Meclisine dikmiş, ümitlerini ona bağlamıştır. Hattâ şu anda, muhterem arkadaşlar, bütün medeniyet âlemi gözlerini 1950 senesinde serbest, eşit ve dürüst bir seçimle iktidar değiştirmeyi başarmış, dünyanın hayranlığını kazanmış olan bu büyük milletin şerefli mümessillerine dikmiş, 10 yıldan beri gitgide gelişeceği yerde zaman zaman geriye gitmiş olan demokratik rejimin, şu son darbelerle, ne hale geleceğini ilgiyle takibediyorlar.”
Feyzioğlu, bütünüyle Anayasaya aykırı olan bu teklifin adlî kanunlarımızdan bir kısmının iptali anlamına geleceğini ve kabulü durumunda yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkilerde tam bir kargaşa yaratacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, teklifi getirenler Meclisi ve onun içinden çıkan tahkik encümenlerini “Kadiri mutlak” olarak gördükleri büyük bir yanılgı içindedirler. Oysa demokrasilerde esas olan “organların birbirini frenlemesi, heyetlerin ve salâhiyetlerin birbirini frenlemesi ve hiçbir şahsın veya zümrenin kadiri mutlak haline getirilmemesidir.”
Feyzioğlu, esasen mevcut Anayasanın da böyle bir sistem getirdiğini, Meclisin her ne kadar yasama ve yürütme yetkilerini elinde bulundursa da (5. madde), yürütme işini bizzat yapamayacağı ve bu kudreti kendi içinden çıkan İcra Vekilleri Heyeti vasıtasıyla kullanabileceğini (7. madde), yargı gücünün ise Meclis adına değil Türk Milleti adına vazife gören bağımsız mahkemelere ait olduğunu belirtmiştir. Feyzioğlu’na göre, “Meclis, nazari bakımdan bir kuru mülkiyet şeklinde dahi, kaza hakkına sahip değildir”.
Anayasanın benimsediği Kuvvetler birliği ilkesi, gerçekte yürütme ve yargı erklerinin Mecliste toplanmasından ibarettir. Anayasa yasama ve yürütme erklerinin müdahale edemeyeceği müstakil bir yargı gücü oluşturmuştur. Buna göre, Anayasanın Meclise dahi tanımadığı bir yetkinin, “Meclis gruplarından birinin içinden seçilen on beş kişilik bir siyasi heyete verilmesi asla mutasavver değildir; bu hareket Anayasanın iptalidir, ilgasıdır.”
Feyzioğlu, mevcut Meclis İçtüzüğünün tahkikat encümenlerine yargısal yetki vermekle birlikte bunun milletvekilleri ile sınırlı olduğunu, bu encümenlerin normal vatandaşları yargılayamayacağını ve aksi takdirde bunun tabii hâkim güvencesine aykırı olacağını vurgulamıştır. Tahkikat encümenlerine verilen yetkilerin Örfi İdare ilan edilen durumda bile geçerli olmadığını belirten Feyzioğlu, teklife yönelik eleştirilerini şu şekilde sürdürmüştür: “Hulâsa, örfi idarede hem yetkiyi siyaset dışı bir komutana, siyaset dışı bir müstakil askerî mahkemeye veriyoruz, hem de kararların Temyizi var, itirazı var. Getirilen teklif ise tahkikat yetkisini de, basını susturma, partileri faaliyetten alıkoyma yetkisini de siyasi bir heyete veriyor. Muhalif parti, muhalif basın, muhalif gazeteci hakkındaki kararı, onun siyasi rakibine aldıracaksınız, bu kararı türlü itirazın dışında ve üstünde tutacaksınız, ondan sonra, hukuk rejimi ve Anayasa dâhilinde kaldığınızı iddia edeceksiniz. Kimse buna inanmaz! Teklifi yapan arkadaşlar da dâhil, buna inanan arkadaşın bulunacağına ihtimal vermiyorum.
Teklife mehaz olarak alındığı söylenen Fransa’daki kanunla mevcut teklif arasında hiçbir münasebet olmadığını belirten Feyzioğlu, birincisine göre encümene davet edilen şahidin mâzeretini ispat edememesi durumunda hafif bir para cezasına çarptırıldığını, oysa mevcut teklifte öngörülen cezaların “açıktan açığa bir tedhiş rejimi, bir terör rejimi, bir baskı rejimi ihdas etmeye mâtuf” olduğunu ileri sürmüştür. Feyzioğlu, şahit celbi konusunda mevcut celbin Fransa’dakinden çok geniş yetkiler getirdiğini, encümenin kararlarına uymayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis öngördüğünü, Fransa’da encümenin gazete, matbaa kapatma, siyasi faaliyeti tatil yetkilerinin bulunmadığını ifade etmiştir.
Feyzioğlu bilhassa teklifin matbaa kapatmaya yönelik hükümlerini ağır bir dille eleştirmiş ve şunları söylemiştir: “[B]u encümenlere öyle yetkiler veriliyor ki, bunlar normal mahkemelerin dahi elinde yok. Matbaa kapatmak, yüzlerce insanın rızkı ile oynamak salâhiyeti veriliyor. Gece evinde uyuyan matbaacı, o matbaada çalışan yüzlerce fikir ve beden işçileri, gazetede çıkacak olan ve kendilerinin haberdar dahi olmadıkları yazılardan dolayı sabahleyin matbaanın kapandığını ve rızklarının kesildiğini görecekler. Bu baskı, fikirleri ve kanaatleri susturmak içindir; matbuatı, matbaa sahipleri vasıtasiyle de sansür ettirmek maksadını, fikrî ve doğru haberi boğmak maksadını güdüyor. Matbaa kapatmak yolu, yüzlerce sene evvel Batı memleketlerinde terk edilmiş bir usuldür. Matbaa kapatmak oralarda artık hukuk kitaplarından, kanunlardan çıkmış bir cezadır. Matbaa kapatmak gibi asırlar öncesini hatırlatan bir usulü bugünkü Cumhuriyet kanunlarının içine ithal etmek teşebbüsündeki vahamete dikkatinizi çekerim arkadaşlar. En ağır basın rejiminin hüküm sürdüğü zamanlarda dahi bu memlekette matbaa kapatmak merdut sayılmıştır. Bu memlekette matbaaların kapatıldığını görmek için saltanat devrine gitmek lâzımdır. Bu bakımdan, bu teklif, bir bakıma memleketi 14 sene evveline, ama bâzı bakımlardan da 50 –[100 sene evveline götürmek istidadındadır.”
Feyzioğlu, bu kanunun “görünüşte umumi bir kanun yapıyoruz kisvesi altında” gerçekte muhalefete karşı tedbirleri düşünen ve Cumhuriyet Halk Partisinin faaliyetlerinin araştırılmasını hedefleyen bir kanun olduğunu, aslında teklifin başlığının “C. Halk Partisinin ve basının faaliyetlerin Tahkik Encümeni için Kanun” olması gerektiğini, bunun çok daha samimi ve gerçek maksada daha uygun olacağını belirtmiştir.
Feyzioğlu’na göre, dikta rejimleri anayasaları ve kanunları açıkça ilga ederek kurulmaz, bunlar kağıt üzerinde bırakılırlar. Teklifi destekleyenler Meclisi demokrasiden uzaklaştırmaya, geriye, tek parti yıllarının uygulamalarına götürmeye çalışmaktadırlar. Yapılanın gerçekte bir “rejim darbesi” olduğunu ileri süren Feyzioğlu’na göre, “iki büyük partili bir siyasi rejim içinde, partilerden birisini tam bir baskı altında tutacak şiddet tedbirleri alındığı zaman, Anayasanın maddeleri nazari olarak yürürlükte kalsa bile, demokratik rejime paydos denmiş olur.”
Feyzioğlu, iktidar partisi milletvekillerine “Rüzgâr eken fırtına biçer” atasözünü hatırlatarak sözlerini tamamlamış ve oyların nasıl tecelli ettiğinin “Türk milleti tarafından, bugün ve yarın bilinebilmesi için teklifin açık oya konmasını” isteyen bir takrir sunmuştur.
Turhan Feyzioğlu’na cevap vermek üzere teklif sahiplerinden Çorum Milletvekili Hüseyin Ortakçıoğlu kürsüye gelerek, teklifin hazırlandığı andan itibaren CHP’nin “muazzam bir telâş” içerisine girdiğini, adeta “karanlıklara sakladıkları bir hususun üzerine projektör tutmuşuz da ayıpları meydana çıkacak mış gibi bir telâş içersinde” olduklarını ileri sürmüştür. Ortakçıoğlu’na göre, teklifin Anayasa’nın 83. maddesinde ifadesini bulan vatandaşın kanunen belirlenmiş yetkili mahkemeler dışında yargılanamayacağına dair Anayasa hükmüne aykırılığı sözkonusu değildir. Zira, bu komisyon herhangi bir mahkeme gibi yetkilendirilmiş bir heyet olmayıp ceza verme yetkisine sahip değildir. Komisyon sadece “tahkikatın selameti için tedbir almak salâhiyetini haizdir.”
Ortakçıoğlu, Komisyonun Anayasanın 8. maddesinde yazılı olan “Türk milleti adına kaza hakkını kullanma” yetkisine asla sahip olmayacağını, Komisyonun tedbir kararlarına uymama suçunun yetkili mahkemelerde görüleceğini özellikle vurgulamıştır.
Ortakçıoğlu, teklifin kanunlaşmasıyla birlikte gazetelerin kapatılacağı, dolayısıyla basın özgürlüğünün ihlal edileceği yönündeki eleştirilere de şu sözlerle cevap vermiştir: “«Gazete kapatıyorsunuz» deniyor. Gazete kapatmak mevzuubahis değil, neşriyatı menediyoruz, tedbir olarak men’ediyoruz. Sebebi, sen şu yasak kararına riayet etmedin! Buna rağmen matbaa broşür, risale gibi şeyler basarak neşriyata devam ederse o zaman kapatılacak. Biz inatçı değiliz, hiçbir iddiamız da yok, sadece suiniyet sahiplerini cezalandırmak istiyoruz. Matbuat Kanununda tedbirlerin esası hüküm olarak kanunla tahkim edilmiş bulunmaktadır. Şu Tahkikat Komisyonuna havale ettiğimiz işlerin ehemmiyetini göz önünde tutarak bu kanun içinde derpiş etmiş bulunuyoruz. Bundan ötesi yok.”
CHP Meclis Grubu adına konuşan Malatya Milletvekili İsmet İnönü, Meclis’te kendi aleyhlerine açılan tahkikatları yapacak komisyonların yetkilendirildiğini, iktidar partisinin “C.H.P. ve bir kısım matbuat”la ilgili olarak aldıkları tedbirleri “evvelâ bir teşekkül olarak, sonra da onun müeyyideleri olarak ikmal” ettiklerini vurgulayarak sözlerine başlamıştır. İnönü iktidarın seçimle gitmemeyi düşündüğünü şu sözlerle ileri sürmüştür: “Şimdi bir iktidar için, Anayasa içinde dürüst bir iktidar olmanın mihenk taşı vatandaşa karşı partizan olmaması ve dürüst bir seçim yapmayı kabul etmesidir. Dürüst bir seçim yapmayı kabul etmemiş, o kadar da değil, dürüst bir seçim yapmamayı seçimi kazanmak için esas ittihaz etmiş olan bir iktidar seçimle asla gitmek temayülünde değildir. Bir iktidar bir defa seçimle gitmemeyi esas olarak kabul ettikten sonra artık onun alacağı tedbirler birbirinden gayrimeşru ve birbirinden batırıcı ve yıpratıcı olur.”
İnönü, iktidara yönelik eleştirisinin dozunu artırarak konuşmasına devam etmiş, bu düzenlemenin iktidar partisinin şartları kendi lehine hazırlayarak seçime gitmek ve seçimden % 96,6 çoğunlukla çıkmak için yapıldığını belirtmiştir. İsmet İnönü tartışma yaratan konuşmasını şu şekilde sürdürmüştür:
“İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Muhterem arkadaşlar, Demokrat Parti iktidarının seçime karşı aldığı vaziyet vatandaş nazarında iki ihtimali canlandırmıştır: Birincisi; bu iktidar hiçbir zaman seçim yapmıyacaktır. Ben bu fikre iştirak etmiyorum. Bu iktidar 3 aylık bir seçim hazırlığı yapıp şartları kendisine hazırladıktan sonra seçimi yapacaktır. Üç ay kâfi gelmezse bu üç ayı artıracaktır. Kendi kanaatince seçim şartları kendisi için olgun hale gelecek, ondan sonra seçimi ekseriyetle seçimi kazanmış olduğunu bütün dünyaya ilân edecektir. Şimdi arkadaşlar, bu tarzda seçim marifetlerini yapan idareler vardır.
REİS — Müsaade buyurun, vazifeme müdahale etmeyin, Riyaset vazifesini bilir.
İSMET İNÖNÜ (Devamla) — Bunlar, % 96,6 çoğunluğu alırlar, ama bunların selimlerine ne o memleket içinde, ne de dünyada, hiç kimse itibar etmez. Fakat ben size haber vereyim ki, vatandaş o kadar dolgundur ki, bu 3 ay, 6 ay, bir sene sizin arzu ettiğiniz seçim havasını hazırlıyamıyacaktır. Sözün kısası arkadaşlar, bu tedbirlerle Anayasaya bir darbe vurulmaktadır. Anayasa dışı, gayrimeşru bir baskı idaresi kurulmaktadır.
Bizden başka dünyanın herhangi bir memleketinde okuma yazması olan bir adama «Türkiye'de Demokrat iktidar rakibi hakkında ithamname ile böyle bir tahkikat açtı ne dersiniz?» deyiniz alacağınız cevaba razıyım. Alacağınız cevap yalnız sizin için değil endişe ederim ki, memleketimiz için hicap verici olacaktır.”
İnönü’nün konuşmasının “memuru, emniyeti, zabıtayı politikaya âlet eder mahiyetteki beyanlar” içerdiğinin ileri sürülmesi üzerine oturum başkanı bu sözlerin tutanaklardan çıkarılmasını oya sunmuş, ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Tekrar söz alan İnönü’nün “bir baskı rejimi kurulduğu zaman bunu kuranlar…” sözleri üzerine yeniden gürültüler başlamış, iktidar partisi milletvekilleri “zabıt okunsun” sesleriyle masalara vurmuşlar ve sonunda zabıtlar tetkik edilmek üzere oturuma on beş dakika ara verilmiştir. İkinci celse açıldığında oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, zabıtların incelendiğini ve İsmet İnönü’nün beyanlarının Meclis İçtüzüğünün 188. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kendisinin Meclisten çıkarılmasını gerektirdiğini söylemiştir. İnönü’nün on iki oturum Meclis’ten çıkarılması oylanarak kabul edilince İnönü salondan çıkmıştır. Şiddetli gürültüler arasında bu kez İnönü’nün beyanlarının zabıttan çıkarılması oylanmış ve kabul edilmiştir. Şiddetli gürültülerin devam etmesi üzerine oturuma on dakika ara verilmiştir.
Üçüncü celse açıldığında Adliye Vekili Celâl Yardımcı’ya söz verilmiş ancak şiddetli protestolar ve gürültüler nedeniyle görüşmeler bir türlü başlayamamıştır. Bu kez Suphi Baykam, Yaşar Alhas, Nihat Sargınalp’ın ihtarlara rağmen sükûneti ihlal ettikleri gerekçesiyle üç oturum Meclisten çıkarılmaları oya sunuldu ve kabul edildi. Gürültülerin kesilmemesi üzerine çıkarma cezaları devam etti. Nurettin Akyurt ve Reşit Önder, Mehmet Delikaya, Osman Eroğlu, Ahmet Üstün, Hasan Tez, Ali Rıza Akbıyıkoğlu, Adil Sağıroğlu ve Tevfik Ünsalan’ın 6 oturum Meclisten çıkarılmalarına karar verilmiştir. Haklarında çıkarma cezası verilen bu milletvekillerinin dışarı çıkmaması nedeniyle celseye beş dakika ara verilmiştir.
Dördüncü celsenin başında Ankara Milletvekili Avni Doğan dinleyicilerin tahliye edildiğini, dolayısıyla görüşmelerin “gizli celse” mahiyetinde olduğunu, bunun için de karar alınması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, oturum başkanı dinleyicilerin olmamasının müzakereye engel teşkil etmediğini, üstelik kapıların açık olması nedeniyle dinleyicilerin isterlerse gelebileceğini söyleyerek bu itirazı kabule şayan bulmamıştır.
Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu son sözü alarak, muhalefet partisine mensup milletvekillerinin Meclisi çalışamaz hale getirme gayreti içinde olduklarını ve “Meclisten ihracolunan şeflerinin arkasından, sanki bir elektrik şebekesine bağlı robotlar gibi mütemadiyen sıraları yumruklamakta ve tepinmekte” olduklarını ifade etmiştir.
Kavrakoğlu’nun “İstediğiniz kadar gürültü yapınız, bir gün Büyük Milletimiz sizleri de, şefinizi de kendisinin vekâletine lâyık olmadığınızı görerek Meclisten ebediyen çıkarmasını bilecektir” şeklindeki sözleri sağdan protestolar, soldan ise alkışlarla karşılanmıştır. Kavrakoğlu, müzakere edilen kanun teklifinin Anayasaya aykırı olduğu yönündeki eleştirileri de şu sözlerle reddetmiştir: “Bu iddiaları ciddî bir mesnede dayanmıyor.
Şimdi de seyirci arıyorlar, vaz’ı sahne ettikleri şu komedi için seyirci arıyorlar. Kendilerini sahne artisti mi sandılar? Hayır beyler, siz seyirciler için rol almadınız, burada vazifeniz memleket meselelerinin müzakeresine katılmaktır, lider paşanın piyeslerini oynamak değil. Muhterem arkadaşlarım, milletin yegâne ve hakikî mümessili sıfatıyla hakkı hâkimiyeti bizzat istimal eden TBMM’in mukarreratını gayrimeşru olarak vasıflandırmak için insaf ve iz’an ölçülerini tamamen terk etmiş görünenlerin Anayasadan ve ona muhalefetten bahsetmeye hakları yoktur. Kaldı ki, bizim mevzuatımızda Anayasaya aykırılık iddiasının tahkik mercii yoktur, bu hak Meclisi Âlinindir. Büyük Meclis bir kanunu müzakere ve kabul ederse onun Anayasaya aykırılığı iddiası bahis konusu edilemez.
Meclisimiz Anayasanın yapıcısı sıfatiyle, bir teklifi müzakere ederken evvelâ onun Anayasa müvacehesinde durumunu da gözden geçirir. Nitekim, encümenimiz bu hususu görüşmüş ve muhalefetin iddialarını vârit bulmamıştır.”
Kavrakoğlu’nun konuşmasından sonra kifayet-i müzakere önergesi oylanarak kabul edilmiş ve kanun teklifinin maddelerine geçilmiştir. Muvakkat Encümen mazbatasının Anayasa Komisyonuna tevdii hususunun açık oya konulmasına dair CHP’li milletvekillerinin verdikleri önerge reddedilmiştir. Kanun teklifinin ilk maddesinin kabulüyle birlikte de CHP milletvekilleri Meclisi terketmişlerdir. Daha sonra kanunun maddeleri hızla kabul edilmiştir. Tahkikat encümenlerince verilecek karar ve tedbirlerin “katî” olduğu ve aleyhine itiraz olunamayacağına dair hüküm getiren 9. maddeyle ilgili olarak Encümen sözcüsü Nevşehir Milletvekili Hasan Hayati Ülkün bir açıklamada bulunmuştur. Ülkün, teklif sahibi Hüseyin Ortakcıoğlu’nun encümenlerce alınacak kararlara bâzı hallerde itiraz edilebileceği yönündeki düşüncelerine Encümenin katılmadığını, bu maddeyi “hiçbir itiraz mercii kabul etmiyen şekilde” mutlak olarak anlayıp düzenlediklerini belirtmiştir. Kanunun maddeleri kabul edilip tamamı oylamaya sunulmadan Adalet Bakanı, Nafia Bakanı ve Muvakkat Encümen Reisi söz alarak teklifi savunmuşlar ve muhalefeti eleştirmişlerdir.
Adliye Vekili Ağrı Milletvekili Celâl Yardımcı “İnönü’nün Hükümete ve memleket Adliyesine karşı tamamen bühtan ve tamamen iftiraya müstenit” olarak nitelendirdiği beyanatlarına cevap vermek için kürsüye geldiğini söylemiştir. Yardımcı, Tahkikat encümenlerinin şu ana kadar memleketin herhangi bir bölgesinde tevkife veya müsadereye ait bir karar vermediğini, İnönü’nün mevzubahis ettiği tutuklamaların 30 milyonluk bir ülkenin 2-3 yerinde yürürlükteki kanunlara aykırı uygulamalardan dolayı adli makamlar tarafından yapılmış olduğunu, Hükümetin adliyeyi tedhiş ederek tutuklamalara giriştiği iddialarının tamamen gerçek dışı olduğunu, asıl adliyeyi baskı altına almak isteyenlerin ve memlekette tedhiş havası yaratmak isteyenlerin muhalefetin kendisi olduğunu, Hükümet olarak “Devlet idaresini Meclisi ve milleti bu tedhişten kurtarmak için kanunlarla tedbirler almak mevkiinde” ve “tamamen mâsum ve meşru müdafaa halinde” bulunduklarını belirtmiştir.
Nafia Bakanı Samsun Milletvekili Tevfik İleri de konuşmasında İsmet İnönü’ne yönelik ağır eleştirilerde bulunmuştur. İleri’ye göre, “biraz evvel bu kürsüden İsmet İnönü ağızı ile aziz, kahraman, vatansever Türk ordusuna, Türk zabıtasına, Türk memuruna ve nihayet toptan Türk Milletine hakaretlerin en şenii yapılmıştır.” İleri, bir zamanlar cephe komutanlığı, Başvekillik, Cumhurreisliği yapmış ve Atatürk’le birlikte çalışma şerefine yükselmiş bir kişinin “konuşmasının her hecesiyle korkunç ihtirasının zebunu olarak hiyanetin çukuruna düştüğünü” ileri sürmüştür.
İleri, sert konuşmasını şu sözlerle sürdürmüştür: “İsmet İnönü’nün ve partisinin aklında, fikrinde sadece ne pahasına olursa olsun iktidara gelmek vardır. Ve şayanı hayrettir ki, bu insan utanmadan seçimden seçim dürüstlüğünden bahsedebilmektedir. Bu insan 1946 da Meclise arka kapıdan girmiş, halkın lanetinden, nefretinden korkup kaçmış, seçilmeden Reisicumhurluk yapmış, hırsızlama reylerle iktidarda kalmış bir millî irade düşmanıdır. Tahkikat Komisyonu, bugün bütün vuzuhu ile tebarüz eden korkunç bir zihniyetin bütün teferruatı ile Millet Meclisine getirilmesi için kurulmuştur. Görüldü ki, suçluluklarının telâşı içindedirler. Telâşlanmakta haklıdırlar, çünkü suçludurlar. Kararlarınızı, kanunlarınızı tanımıyorum diyenlere, millet hâkimiyetinin; millet iradesinin ne olduğunu o iradeyi temsil eden Yüksek Meclisiniz alacağınız tarihî kararlarla göstereceksiniz. Bir bataktadırlar, kurtulmak istedikçe batıyorlar. Mukadder akıbetlerinden hiçbir çabalama onları kurtaramıyacaktır. İnönü’nün az evvelki sefil manzarası bunun ifadesidir.”
Son sözü Muvakkat Encümen Reisi Rize Milletvekili Osman Kavrakoğlu almış ve Turhan Feyzioğlu’nun kendisine atıf yaptığı bir Anayasa otoritesini, Prof. Hüseyin Nailî Kubalı’yı eleştirmiştir. Kavrakoğlu’na göre, Meclis ne zaman ciddi bir siyasi konuya eğilse CHP sözcüleri derhal “Hukuk nizamı bozuluyor, Anayasa elden gidiyor” diye feryad eder, bu profesör de “mâtbuatta arzı endam eder ve malum edası ile âlimane fetvalar verir.”
Kavrakoğlu “kim bu adam, kim bu profesör” sesleri arasında şunları söylemiştir:
“Bir siyasi partinin devamlı siparişlerini kabul ile ilmî değerden mahrum, soğuk ve mânâsız fetvaları siyaset pazarına sürmeyi itiyat haline getirmiş bulunan bu zatın beyanlarının bizim fikirlerimizi değil, bizzat içinde bulunduğu en büyük ilim müessesesinin (Üniversitemizin) haysiyet ve itibarını zedelemekte olduğunu ifade etmek isterim.
Hüseyin Nailî Kubalı... Teklif sahiplerini dinlemeden, mucip sebepleri tetkik etmeden kendisini günlük politikaya bu derece gönülden kaptıran bir insanın ciddiyetinden de, ilmî haysiyetinden de şüphe etmek hakkımızdır. Kanaatimiz şudur ki: Kendisini kanuni ve idarî bütün tedbirlere karşı tarihî bir muafiyet içinde hissederek etrafına topladığı siyasetçilerle memleket dâhilinde şuriş yaratmak iddia ve istidadında olan bir muhalefet liderini kanunlara ve nizamlara râmetmek ve bu liderin partisinin çalışmalarını gözden geçirmek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yalnız hakiki değil, en tabiî bir vazifesidir. İşte kanun teklifi bu vazifenin ifasını sağlıyacaktır. (Soldan, şiddetli alkışlar, bravo sesleri)”
Bu konuşmalardan sonra kanunun heyet-i umumiyesi oylanarak kabul edilmiştir. Ancak, Tahkikat komisyonları ile ilgili kanun kabul edildikten sonra da Mecliste bu konudaki tartışmalar bitmemiştir. 29 Nisan 1960 tarihli oturumda tashih-i tutanak bağlamında söz istenmiş, ancak Meclis riyaseti henüz tutanakların yayınlanmadığı gerekçesiyle bir sonraki oturumda kendilerine söz hakkı verileceğini belirtmiştir. Muhalefetin önceki meclis tutanaklarının özetinin yayınlandığı, dolayısıyla “sabık zabıt” hakkında kendilerine söz hakkı verilmesi gerektiğine dair itirazları oturum başkanı tarafından kabul edilmemiştir.
4 Mayıs 1960 Çarşamba günü toplanan Meclis’te söz alan Avni Doğan, iktidarın Anayasa ve İçtüzüğe aykırı bir şekilde Tahkikat komisyonları kanununu çıkardığını ileri sürmüştür. Doğan’a göre Tahkikat encümenine Meclisin üzerinde yetkiler tanıyan bu kanun aleniyet ilkesine aykırı olarak, Meclisçe gizli celse kararı alınmadan görüşülerek, kabul edilmiştir; bu nedenle “muallel”dir. Doğan Meclis çalışmalarının milletten saklanamayacağını belirterek iktidarı şu sözlerle uyarmıştır: “Arkadaşlarım; memlekette ahvali fevkalâdenin istilzam ettiği beyan ve iddia edilerek ortaya getirilen bu encümenin doğuşuna ait müzakere milletten saklanamaz, saklanmaması icabeder. O salâhiyetlere taallûk eden hususat milletin nazarından saklanmamalıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisiyle millet arasına bir perde gerilemez. Gerildiği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisinin Muhterem Heyeti Umumiyesine bir vazife düşer; O vazife şudur: Muhafazai ahkâmına yemin ettiği demokrasi esaslarının ve Anayasa ahkâmının korunması için dikilmek ve kıyam etmek ! … Mutlaka bunun tashihi icabeder. Çünkü tashih edilmediği takdirde memleketin demokratik nizam içinde kalma imkânları ref'edilmiş olur.”
Avni Doğan’a cevap vermek üzere söz alan Denizli Milletvekili Baha Akşit, Doğan’ın hem gerçekleri tahrif ettiğini hem de isnatta bulunduğunu belirtmiştir. Akşit, tartışılan kanun teklifinin Muvakkat Encümende ve Genel Kurul’da anayasaya aykırılık bakımından müzakere edildiğini, yüce Meclisin Anayasaya aykırılık iddialarını reddettiğini, Meclis dışında hiçbir organın bu konuda yetkili olmadığını, muhalefetin “tehditkâr” sözlerine ve sürekli sıra kapaklarına vurarak müzakereleri engellemeye çalışmasına ve nihayet Meclisi terk etmesine rağmen Meclisin “selâbetle” görüşmelere devam ederek teklifi ittifakla kabul ettiğini söylemiştir.823 Akşit, Meclisin ekseriyetle kabul ettiği kanunlara herkesin uyması gerektiğini aksi davranışın kimsenin “haddi” ve “hakkı” olmadığını belirterek şunları söylemiştir:
“Arkadaşlarım, hatırlıyacaksınız bu hâdiseler ilk defa vukua gelmiş değildir. Zaman zaman B. M. Meclisi tarafından çıkarılmış olan kanun ve kararlara şu veya bu vesilelerle itiraz etmek ve bu kanun ve kararları dinlemiyeceğiz, demek âdetleridir. Fakat bu sözlerin hiçbir mânası ve hiçbir değeri yoktur. Onlar 1950 den beri çıkarılmış olan kanun ve kararların birçoklarına aynı şekilde itiraz etmektedirler. Müzakere ettiğimiz kanunlar, Dahilî Nizamname hükümleri dâhilinde cereyan etmiş ve kabul edilmiştir. Bundan ötesi lâftan ibarettir. B. M. Meclisinin çıkarmış olduğu kanun ve kararlara itaat her vatandaşın, her Türk’ün vazifesidir.”
Son olarak oturumu yöneten Meclis Başkanvekili İbrahim Kirazoğlu, kanun teklifinin İçtüzüğe aykırı şekilde görüşüldüğü yönündeki iddiaların mesnetsiz olduğunu, gizli celse yapılmadığını ve zabıtların neşredilmemesi gibi bir durumun sözkonusu olmadığını, verilen açık oy önergesinin ise oylanarak reddedildiğini, ayrıca zaten maddelerin ittifakla kabul edilmesi nedeniyle açık oyla murat edilen amacın gerçekleştiğini, dolayısıyla hiçbir yanlış tatbikatın bulunmadığını söylemiştir.
(*) T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, Devre:11, Cilt: 13
**  Tahkikat Komisyonu Raporu, aradan geçen 57 yıla rağmen henüz açıklanmamıştır. 0ysa, hukuken mevcut ve mer-i bütün muhafaza, mahremiyet, saklılık ve gizlilik süreleri geçmiş olmakla: TBMM Başkanlığı tarafından “TAHKİKAT RAPORU” acilen ve derhal açıklanmalıdır. Bu Meclis ve Hükümet için “ivedi bir görev” başta Demokrat Partililer olmak üzere Türk Milleti için meşru ve geciktirilmiş bir hak’tır.
          *** BU NEDENLE: Tahkikat Komisyonu çalışmaları, kararları ve nihai Raporu hakkında bilgi sahibi olanlar ; Bütün bildiklerini, ellerindeki belge ve dokümanları “tarihi sorumlulukları icabı ve İnsanlık Namına”  Demokratlar Kulübü’ne göndermelidirler. 
          TAHKİKAT KOMİSYONU DARBEYİ GÖRMÜŞ
Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, merhum Başbakan ve arkadaşlarını idama götüren sebeplerden biri olarak gösterilen Tahkikat Komisyonu raporunun açıklanmasıydı. 
Aksiyon Dergisi, bu haftaki (29 Nisan 2013 Pazartesi) sayısında Menderes hükümetinin oluşturduğu komisyonun hazırladığı 180 sayfalık rapora ulaştı. Raporda, CHP ve basının halkı, öğrencileri kışkırtarak darbeye zemin hazırladığı belirtiliyor. CHP’nin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı, orduyu tahrik ettiği vurgulanıyor. Öneriler bölümünde, “Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Polis güçlendirilmeli, yalan haber üreten merkezler bitirilmelidir.” deniliyor.
            Menderes’in avukatı Burhan Apaydın’ın ölmeden önceki son arzusu, komisyon raporunun açıklanmasıydı. Geçtiğimiz hafta 89 yaşında hayatını kaybeden Apaydın, ölümünden birkaç gün önce Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e bir mektup yazarak bunu talep etmişti.
Apaydın, dilekçesini, “Bu rapor hâlen TBMM Başkanlık Arşivi’nde bulunmaktadır. İşbu dilekçemle birlikte bu raporun derhâl Türk milletine açıklanması gerekmektedir.” diyerek bitiriyordu. İşte o rapora haftalık haber dergisi Aksiyon ulaştı. 180 sayfalık raporun ilk bölümünde, 1946’dan itibaren CHP ve lideri İsmet İnönü’nün muhalefet usulleri, detaylı bir şekilde anlatılıyor. CHP’nin Meclis’in meşruiyetini tartışmaya açtığı, hükümet otoritesini tahrip için çalıştığı belirtiliyor. 1957 seçimlerinden sonra Ana Muhalefet partisinin sandıksız iktidara gelme yolları aradığı vurgulanıyor. Zile, Geyikli, Ankara ve Uşak’ta yıkıcı usuller kullanılarak, halkın kanunları çiğnemeye, polisle çatışmaya zorlandığı ifade ediliyor. İsmet İnönü’nün daha 4 Aralık 1957’de “Bir memlekette ihtilal nasıl olur?” diyerek darbe felsefesini propaganda sahasına sürdüğü belirtilen raporda, “CHP’nin iktidara gelmesinin yegâne çaresi memlekette bir karışıklık çıkmasıdır.” deniyor.
İnönü’nün konuşmalarından örnekler verilerek orduyu darbeye teşvik ettiği öne sürülüyor.
Rapor, ‘yüzlerce öğrenci öldürülüp gömüldü’ gibi yalan haber örnekleriyle ihtilal şartlarının oluşturulduğunu açıkça ortaya koyuyor. Raporda, 1957’den 27 Mayıs 1960’a kadar meydana gelen Gaziantep, Kayseri Yeşilhisar, Ankara ve İstanbul olaylarının perde arkası da anlatılıyor. CHP’lilerin halkı güvenlik güçlerine karşı kışkırttıkları öne sürülüyor, bunu teyit eder nitelikte tanık ifadelerine yer veriliyor. İstanbul ve Ankara’da öğrencilerin, bazı hocalar ve CHP’liler tarafından yönlendirildiği ifade ediliyor. Raporda aynı yalan haberlerle ve yöntemlerle Harp Okulu öğrencilerinin de sokağa döküldüğü ve gösterilerin, aynı yerlerde ve saatlerde yapılmasının dikkat çekici olduğu belirtiliyor.
TERTİPÇİLER CHP İDARECİLERİ
“Tertipçiler kim?” sorusuna şu cevap veriliyor: “Tahkikatımızda ayaklanma hareketlerinin tertipçilerinin CHP idarecileri olduğunu gösteren delil ve emareler bulunmuştur. Bütün bu hareketler, hükümet darbesi ve siyasi suikast teşebbüsleridir. Bu teşebbüsler tam teşebbüs denilen irca-ı safhaya kadar getirilmiştir. CHP liderleri bir ihtilal çıkması için ellerinden geleni yapmışlar, her çareye başvurmuşlardır. İnönü, ‘şartlar tamam olunca ihtilalin vuku bulacağını’ Meclis kürsüsünden ilan etmiştir. Bildirilen neticenin istihsali için CHP Genel Merkezi ve teşkilatı, talebeyi, halkı ve orduyu tahrik suretiyle şartları hazırlamaya çalışmışlardır.” 15 kişiden oluşan komisyonun raporunun sonunda, darbenin önlenebilmesi için bazı öneriler ise şöyle sıralanıyor: “Ankara ve İstanbul’daki olaylar derhal durdurulmalıdır. Askerlerin siyasetle iştigali caiz değildir. Harp Okulu öğrencilerinin yürüyüşü tehlikeli bir teşebbüstür. Milli Emniyet Teşkilatı güçlendirilmeli, yalan haber yuvaları bulunup bertaraf edilmelidir. Zabıta kuvvetleri takviye edilmelidir. Yıkıcı neşriyatı takip için bir hukuk heyeti kurulmalıdır. Devlet ve amme müesseselerinin daha tesirli çalışması için tedbirler alınmalıdır. Basın yolu ile yalan haberlerin yayılması cezai müeyyide altına alınmalı, cezalar artırılmalıdır. TBMM dahili nizamnamesinde değişiklik yapılarak gündem dışı söz talebi sağlam esaslara bağlanmalıdır. Ordunun siyasete alet edilmesine delalet edecek neşriyat ve teşebbüsler ve hareketler sıkı müeyyide altına alınmalıdır.” (AKSİYON, 29 Nisan 2013 Pazartesi)