Adnan MENDERES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan MENDERES etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2017 Cumartesi

CHP Sevdalısı "Gaflet, Dalâlet ve Hıyanet" içindeki "SÖZDE" Demokratların Kulaklarına Küpe Olsun

Başta "Demokrat Parti" dava, manâ ve misyonuna asi olan cahillerden başlamak üzere: "nisyan (unutmak, akıl tutulmasına maruz kalmak) ile malûldür Hafıza-i beşer"

DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ (CHP) İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…
Hasan Emre OKTAY 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Adalet Yürüyüşü’ adını verdiği Ankara-İstanbul arası bir propaganda yürüyüşü yaptı. Karavanlar, ambulanslar, doktorlar eşliğinde yapılan bu yürüyüş doğrusu benim hiç ilgimi çekmedi. Hatta bu yürüyüşü çok yersiz buldum, kınadım. Öyle ya FETO olayı gibi cumhuriyet tarihimizin en kritik milli mücadelemizi yapmışız, silahsız insanlarımız tanklara, darbeci askerlerin tüfeklerine, ağır silahlarına göğüslerini siper etmiş ve darbeyi canları pahasına önlemişler, 250 şehit ve 2150 gazi vermişiz. Devletimizi ordu, yargı, üniversite, siyaset her yönden bir virüs gibi saran CIA destekli FETO Terör Örgütü ile amansız bir mücadeleye başlamışız ve pek tabi olarak OHAL ilan edilmiş, gözaltılar, yargılamalar yaşanırken, adalet adı verilen bu yürüyüş kime hizmet etmiştir? Dedim ya bu yürüyüşü çok yersiz buldum ve hiç ilgimi çekmedi. Ancak yürüyenler arasında bugünkü DP Genel Başkanını görünce doğrusu üzüldüm. Demokrasi ile yönetilen bir ülkedeyiz, muhalefet genel başkanları izin almak suretiyle istedikleri propaganda yürüyüşlerini yapabilirler. Zaten bu yürüyüş de ülkemizdeki demokratik yönetimin belgelerinden biri olmuştur. Çok şükür bir provokasyon olmadan, kazasız belasız yürüyüş tamamlandı.

Yukarıdaki girişten anlaşılacağı üzere, makalemizin ana teması DP ve CHP ilişkileridir. Bu gün 27 Mayıs ve Yassıada’nın acısını tam anlamıyla çekmemiş ama Demokrat Partiliyim diyen bazı kişilerin DP ile CHP’nin aynı kökten geldiklerini ve temelde aynı felsefeye sahip olduklarını iddia ettiklerini hayret ile görüyorum. Atatürk dönemi ve tek parti döneminde, DP’yi kuracak siyasetcilerin CHP içinde görev yaptıkları doğrudur, zira o dönemde başka parti yoktur. Bu bağlamda şunu da kesinlikle ifade etmeliyiz ki, DP’nin kurucuları olan Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Refik Koraltan’ın ve Fuat Köprülü’nün siyasal görüşleri ve felsefelerinin CHP ile en ufak bir benzerliği yoktur. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde DP adında, CHP’den başka bir parti bu yüzden kurulmuştur. Ne demek istediğimi daha iyi ifade edebilmek için izninizle Atatürk döneminden itibaren kısaca, siyasal yaşamımızdaki olayları hatırlayalım ve bu günkü siyasal eğilimlerin geçmişteki orijinlerini görelim.    

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

TBMM’de görev yapmakta olan, milli mücadele kahramanlarımızdan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Hüseyin Rauf Orbay ve 28 arkadaşı 1924 yılında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ adını verdikleri bir parti kurdular. Bu partinin o zamanki adıyla nizamnamesinin 6. Maddesi şöyle idi.

Madde 6: Fırka, efkâr ve itikadı diniyeye hürmetkârdır.”  

Halk Partisi bu maddeye şiddetle tepki gösterdi. Bu madde laiklik prensibine uymaz, dendi. Halk Partisine göre, bu madde ile doğrudan doğruya irticaya taviz veriliyordu. Kısa bir süre sonra yeni partinin nizamnamesinin 40.
Maddesi de eleştiri oklarından nasibini aldı.

Madde 40: Serapa muhtacı imar olan bir memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına kaniiz. Bunun için yabancı sermayeye muhtacız. Temini asayişle, teessüsü süku ve istikrar ile harici sermayelere gösterilecek hüsnü kabul ile, herkes telkini itimat ederek, bu sayede harap memleketimizi sert adımlarla inkişaf ettireceğiz.”

Halk Partisine göre, 6. Madde irticayı davet ediyor, 40. Madde de memleketi yabancılara satıyordu. Halk Partisi yeni partinin isminden de rahatsız oldu ve Kütahya milletvekili Recep Peker’in önerisiyle isimlerinin başına cumhuriyet kelimesini getirdiler.

Bazı anlatımların aksine Atatürk yeni partinin kuruluşundan büyük memnuniyet duymuştur. Bir muhalefet partisinin olması ve eleştiri çığırının açılması zaten Atatürk’ün çok arzuladığı bir uygulama idi. Ama CHP safındaki özellikle İsmet Paşa, Recep Peker yeni partiden dolayı adeta isyan halinde idiler. Nitekim kısa bir süre sonra İsmet Paşa başbakanlıktan istifa eder ve Ali Fethi Okyar yeni başbakan olur. Yeni parti, bir taraftan CHP tarafından sürekli ağır bir şekilde tenkit edilirken, diğer taraftan Atatürk tarafından desteklenmektedir. Atatürk kendisini ziyaret eden yeni parti mensuplarından Dr. Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’a şu sözleri sarf eder,
“Türkiye’mizde partiler ve parlamento hayatının başlamasından memnuniyet duyuyorum. Birbirlerini kontrol edecek fırkaların mevcudiyetini hâkimiyeti milliye ve bilhassa cumhuriyeti idareye malik bir memleket için tabii görmekteyim. Cumhuriyet Halk Fırkası ile manevi rabıtamı muhafaza etmekle beraber, bir Reisicumhur olarak muhafaza etmeyi esas kabul ediyorum.”    

Bu arada Meclis’te bütçe müzakerelerinde CHP’ye akıl dolu tenkitlerde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Ardahan mebusu Halit Paşanın, etrafı Afyon mebusu Ali Çetinkaya, Kozan mebusu Ali Saip, Cebelibereket mebusu Avni, Gaziantep mebusu Ali Kılıç, Elaziz mebusu Hüseyin, Rize mebusu Hüseyin ve Rize mebusu Rauf tarafından çevrilir ve çıkan kavgada Halit Paşa öldürülür. Fakat olay sıradan bir adliye olayı kabul edilir ve ört bas edilir.

13 Şubat 1925 tarihinde Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkar. 2 Mart’ta toplanan CHP grubu, Fethi Okyar hükümetinin isyanla ilgili aldığı tedbirlerin yetersiz olduğunu, sadece doğuda değil bütün yurtta tedbir alınması gerektiğini, isyanın Terakkiperver Cumhuriyet fırkasının ‘efkâr ve dini itikatlara hürmetkârız’ cümlesinin tahriki üzerine başladığını ve bundan dolayı da yeni partinin derhal kapatılması gerektiğini, ileri sürerler. Fethi Okyar yaptığı cevabi konuşmasında, ‘olaylar nerede çıkmışsa orada önlem almak gerektiğini vurgular ve ekler,

“Bende Müslümanım ve dinime hürmetkârım. Hanginiz efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkâr değilsiniz. Doğudaki isyanın hakiki mesulü Recep Peker’dir. Dâhiliye Vekâletinde bulunduğu devre içindeki idaresizliği dolayısıyla memlekette bir Kürdistan meselesi çıkarmıştır. Recep Peker şarkta (doğuda) takip ettiği siyaset dolayısıyla burada yaşayan insanları isyan edecek hale getirmiştir. Şimdi kalkmış burada beni tenkit ediyor. Erkânı Harbiye Umumi Reisi (Genel Kurmay Başkanı) ile görüştüm. Aldığımız tedbirler kâfidir. Fazlasına lüzum yoktur. Lüzumsuz şiddet hareketleriyle ben ellerimi kana boyayamam…”

Bu konuşmadan sonra Fethi Okyar 60 oy’a karşılık 92 oy’la başbakanlığı İsmet Paşaya devreder ve Recep Peker de Milli Müdafaa Vekili olur. İsmet Paşa ve Recep Peker önderliğindeki CHP’nin ilk işi ünlü ‘Takriri Sükûn Kanunu’nu Meclis’e getirmek olur. Takriri Sükûn kanununun metni şudur,

“Madde 1: İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamıyla huzur ve sükûneti ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bilumum teşkilat ve tahrikât ile teşebbüsat ve neşriyatı hükümet resen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet, İstiklal Mahkemelerine sevk edebilir.
 Madde 2: İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki sene müddetle mer’idir.”

Kanun Meclis’te tartışılır. Kanunun dönemin Anayasası Teşkilatı Esasiye Kanununa aykırı olduğu izah edilmeye çalışılır. Rauf Bey (Rauf Orbay), ‘doğuda küçük bir kasaba şeyhi tarafından çıkarılan bir isyan var, ama siz cumhuriyetin tehlikede olduğunu ileri sürerek ülke çapında, temyizi dahi olmayan, kararları üç kişinin iki dudağı arasında olan divanı harpler kurup tüm ülke çapında baskı rejimine gidiyorsunuz’ der. İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Harbinde kurulmuş, çalışmış divanı harplerdir. Rauf Orbay,

“Biz Şeyh Sait’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa İstiklal Mahkemelerini istediklerini yapmak için bir alet olarak kullanmak istiyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”  

Der. Söz alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarından Halis Turgut Bey,

“Bu isyanın 2 ay bile devam etmesi mümkün değildir. Bu derece ağır bir kanunun 2 sene devam ettirilmesi başka gayeler taşımaktadır. Bu gibi yanlış hareketler cumhuriyet tarihimizin geleneklerinde kötü izler bırakacaktır.”

Söz alan Recep Peker matbuata (basın) ağır hakaretlerde bulunur,

“Bu matbuat, o hale gelmiştir ki, her sabah sütunlarında milletin yüzüne fışkıran saralı ifrazat, masum halka mütemadiyen devlet kuvvetinin itibara layık olmadığı fikrini aşılamıştır.

Meclis kayıtlarında bulunan bu cümleler Halk Partililer tarafından alkışlarla karşılanır. En son İnönü kürsüye gelir ve tartışmalara noktayı koyar,

“Emniyet ve asayişi temelinden muhafaza etmek, kuvvetlendirmek için bütün kanunlar gibi İstiklal Mahkemeleri de bir vasıtadır. Vaziyetin icaplarına göre daima tedbir alınacaktır.”

(27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, İstiklal Mahkemeleri uygulaması yumuşatılarak, bir varyasyon olarak Yassıada’da tekrar sahnelenecektir.)
Meclisteki tartışmalar devam ederken Kazım Karabekir Paşa bir konuşma yapar ve sözlerini şu cümleler ile bitirir,

“Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Bu tartışmalar cereyan ederken Meclis’e, CHP tarafından bir kanun taslağı daha verilir. Bu kanun taslağına göre, İstiklal Mahkemelerinin vereceği idam kararları TBMM tasdikinden geçirilmeyecek, sadece hükümetin tasdiki ile infazlar yapılacaktır. Tüm bu teklifler Meclis’te tek parti hâkimiyetine sahip olan CHP oyları ile alkışlar arasında kabul edilir. İlginçtir isyan o günkü tabiri ile şarkta ama bu kanun teklifi ve kabulünün ertesi günü İstanbul’da Tevhidiefkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat ve Aydınlık Gazeteleri süresiz olarak kapatılırlar. Basın tarihine meraklı olanlar bu olayı ayrıntılı inceleyebilirler. Bu olayın ardından da anında kurulan İstiklal Mahkemeleri bir beyanname yayımlar,

“Cumhuriyet halkı, takriri sükûn arzusu taşımaktadır. Fevkalade emirlere riayet etmeyenler, cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkemelerimizi derhal karşılarında bulacaklardır.”

Matbuat susturulmuş ve ülkede bir korku havası yaratılmış ve sıra esas işe gelmiştir. Henüz üç aylık bulunan ve daha memleketin 3-4 vilayetinde şubesi bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına ani bir gece baskını yapılır. Ne kadar evrak varsa çuvallara doldurulup emniyet merkezlerine getirilir. Diyeceksiniz ki, doğuda isyan var, ama hala yeni kurulmuş, örgütlenmesini bile tamamlamamış bir parti ile CHP niye bu kadar uğraşıyor? Bunun sebebi açıktır, Atatürk partiler üstü kalacağını muhtelif konuşmalarında ifade etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının ağır toplarından Kazım Karabekir, Hüseyin Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün İsmet Paşadan daha yakın arkadaşlarıdırlar ve tıpkı Celal Bayar gibi bir şekilde kendisinin yerine başbakan olabilirler. Ayrıca yeni parti dikkati çekecek şekilde halktan ilgi görmektedir. Dolayısıyla bu isimlerin bertaraf edilmesi şarttır. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel merkezine yapılan baskında, suç teşkil edecek hiçbir evrak bulunamamasına rağmen İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında şu kararı alır.

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının programında mevcut ‘efkar ve itikadatı diniyeye hürmetkar olmak’ esasını irticakarhane tahrikata vesile ittihaz eden bazı eşhasın tahrikat yaptıkları sabit olmuş ve fıkranın kanuni vaziyeti hakkında hükümetin dikkatinin çekilmesine müttefikan karar verildiğine dair mahkeme kararı müddeiumumilikten hükümete tebliğ olunmuştur. Vatandaşın aldatılmaktan ve tahrikten korunması için Terakkiperver fırkanın faaliyetten men’i
Hükümetin artık müsamaha edemeyeceği vazifeler arasına girmiştir.Binaenaleyh bu kararnamenin tebliği tarihinden itibaren Takriri Sükûn Kanunu ahkâmına tevfikan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının bilcümle merkez ve şubeleri, alakalı hükümet memurları tarafından kapatılacaktır.”

Böylece yakın gelecekte DP olarak temayüz edecek olan anlayışı, zihniyeti içeren cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi tarihe karışmış oluyordu. Suçu dini inançlara saygılı olması ve yabancı sermayeye açık olmasıdır.

Takriri Sükûn Kanunu 2 yıl süre ile çıkmasına rağmen, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanı, 2 ayda 15 Nisan 1925’de tamamen bastırılır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde 389 kişi mahkeme edilmiş, bunlardan 49’u idama mahkûm olmuştur. İsyanla hiç ilgisi olmayan Ankara İstiklal Mahkemesi gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ı müebbet sürgün cezasına çarptırmıştır. Suçu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde yapılan ani aramaları, gazetesi Tanin’de baskın diye yazmasıdır. Ayrıca İstanbul’da bulunan 14 gazeteden 8’i de kapatılır. Açık kalan 6 gazete de varlıklarını Başbakan İnönü ve hükümete sürekli dalkavukluk yaparak sürdürürler. Örneğin 18 Temmuz 1925 günü çıkan Hür Fikir gazetesinin yazı işleri müdürü Kılıçzade Hakkı Beyin yazısı,

“İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordular. Kendisine dedim ki, ‘Eseriniz olan Takriri Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih İbni Meryem’in maruf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanunun sayesindedir ki, Türk Vatanı bu güne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim.”

Hâlbuki Takriri Sükûn Kanunu da, İstiklal Mahkemeleri de 2 ay içerisinde tamamen bastırılan yöresel Şeyh Sait isyanı için çıkarılmıştır. İsyan bastırılmış ama kanun hala yürürlüktedir, mahkemeler de işlemektedir. Başbakan İsmet İnönü 9 Kasım 1925 günü TBMM’de yaptığı konuşmada şu sözleri sarf eder,

“İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.”

Tek muhalefet Partisinin kapatılmasını da hayırlı telakki eden İsmet Paşa, gelişmelerden çok memnun görünmektedir. İstiklal Savaşımızın liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında şunları yazmıştır,

“Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”

İşte bütün bu işleri yapanlar, 2017 yılında devleti ele geçirmesine ramak kalan FETO işgal hareketini canları pahasına bastıranları ve müsebbiplerini tespit etmek ve yakalamak için çıkarılan OHAL kanununu sürekli eleştiren Cumhuriyet Halk Partililerdir. Bazı kişiler 250 şehidimizi görmeden, uydurma bir havadis olan kesik başın esrarı ile uğraşmaktadırlar. Vatan uğruna ölen bu insanlarımıza şehit bile diyemeyen ama darbeye danışıklı dövüş muamelesi yapan, vatan sevgisinden nasibini almamış bu kişiler birer utanç abidesidirler.

7 Mayıs 1926’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmiş bir suikast girişimi ortaya çıkarılır. Bir ihbar üzerine, suikastçılar Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf derhal yakalanırlar, İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar ve 15 kişi ile birlikte asılırlar. Mustafa Kemal Atatürk ünlü sözlerinden birini İzmir suikastı olayından sonra sarf etmiştir,

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ancak menfur suikast olayı ile başlayan yargılamalar, infazlar kolay kolay durmaz. Daha 1919 da elinde, Mustafa Kemal’in askerlikten çıkartılması ve tutuklanması ile ilgili padişah fetvası ve koskoca bir kolordusu bulunduğu halde, Mustafa Kemal’i tutuklamayan, Erzurum Kongresinde de emrinde çalışacağını ifade eden, İstiklal Mücadelemizin kilit liderlerinden Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı ve çok defa mektep tatillerini birlikte geçirdikleri Ali Fuat Cebesoy, İstanbul’a ilk giren kumandan Refet Bele, Cafer Tayyar Paşa, Rüştü Paşa, Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa, İsmail Canbulat, Sabit, Necati, Halis Turgut, Hilmi Bey, yine Mustafa Kemal’in arkadaşı Türkiye’nin ilk başvekili Rauf Orbay dâhil birçok Türkiye’nin medarı iftihar şahsiyeti, sanki suikast ile ilgileri varmış gibi İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. Tüm bu şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubudur ve bu yargılamalarla itibarları yerle bir edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakkicilerden Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım gibi şahsiyetlerde yargılanıp idam edilirler. Karabekir Paşa beraat ederken, Rauf Orbay gıyabında 10 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay gibi birçok İstiklal Savaşımızın önemli şahsiyeti yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.  

İstiklal Mahkemelerinin kararları ünlü 3 Alinin, Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali ve Ali Saip Ursavaş’ın iki dudağı arasındadır. Bazen tipini beğenip, genç, yakışıklı deyip idamından vazgeçtikleri, bazen de görür görmez suçlu olduklarına kani olup idam hükmü verdikleri birçok insan olduğunu, tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu mahkemelerin temyizi de yoktur. Zaten bunlar mahkeme değil bir çeşit divanı harptir. 

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

İsyan, suikast derken, tüm muhalefet ekarte edilmek suretiyle 1930 yılına gelinmiştir. Ancak Gazi Mustafa Kemal muhalefetsiz bir tek parti hükümetinden rahatsızdır, nitekim 1930 yılında yeni bir, muhalefet partisi denemesini organize eder. Paris Büyükelçisi eski başvekillerden Ali Fethi Okyar’ı parti kurmakla görevlendirir ve böylece Serbest Fırka kurulur. Fethi bey Atatürk ile uzun uzun konuştuktan sonra 8 Ağustos 1930 günü gazetecilere şu beyanatı verir. Beyanatın özünden Gazi Hazretlerinin İsmet Paşadan hayli şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Zira böyle olmasa Fethi Bey asla böyle bir beyanat veremezdi,

Anlaşılıyor ki, Gazi Paşa Hazretleri, İsmet Paşa Hükümetindeki murakabesizlikten ve idaresizlikten bıkmıştır. Benden yeni bir fırkanın (parti) kurulmasını istiyor. Bana yapılan bu teklifi bende kabul ettim. Kuracağım fırkanın yüksek nezareti ve idaresi yine Gazi Paşanın elinde olacaktır. Gazi, Halk Partisinden ayrılmamakla beraber benim fırkamın da mürevvici olacak ve adayların tasvibi de onun yüksek tasdikinden geçecektir. Ayrıca fırka için lüzumlu parayı da vermekte ve Meclis’ten 70-80 mebusun da bizim fırkamıza geçmesine müsaade etmektedir.”      

CHP cephesinde büyük bir telaş başlar. Yalova’ya İsmet Paşa dâhil birçok bakan gider ve Gazi Hazretlerini bu işten vazgeçirmek isterler ama nafile, Gazi Paşa kararlıdır. Hatta Gazi Paşa yeni partiyi güçlendirmek için kardeşi Makbule Atadan’ı ve en yakınlarından Kütahya mebusu Nuri Conker’i de yeni partiye sokar. Parti ilk şubelerini İstanbul, İzmir ve Aydın’da açar. AYDIN ŞUBESİ İL BAŞKANI 30 YAŞINDAKİ ADNAN MENDERES’DİR. İşte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile vücut bulan ve Serbest Fırka ile devam eden DP çizgisi budur, bu çizginin CHP ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Hatta bu hareket, CHP’ye karşı liberal, demokrat, halkçı, laik siyasetçiler tarafından oluşturulmuştur. Serbest fırkanın esas adı Serbest Laik Cumhuriyet Fırkasıdır.
4 Eylül 1930 günü Fethi Bey ilk mitingini yapmak üzere vapurla İzmir’e gider. Fethi bey İzmir’de gördüğü muazzam ilgiye kendisi bile inanamaz. İzmir valisi Kazım Dirik, Fethi beyi konuşturmamak ister. Emir Ankara CHP Genel Merkezinden gelmiştir. Ayrıca 200 kişiden müteşekkil, Fethi Bey aleyhine tezahürat yapacak bir grup oluşturulmuştur. Kürsüye Fethi beyin yerine Adliye Vekili Mahmut Esat Bey çıkartılır. Halk bu provokatif oyunlar üzerine galayane gelir, Halk Partisi binası önünde toplanırlar. Çıkan olaylarda çocuk yaşlarda bir genç ölür. Ölen genci kucağına alan babası Fethi beyin önüne gelir ve şu sözleri sarf eder,

“İşte sana bir kurban! En aziz varlığımı cansız olarak önünüze seriyorum. İcabında kendi canımı da vermeye hazırım! Başka kurbanlar da vermeye hazırız! Yalnız sen bu memleketi kurtar! Zalimlerden bizi koru.”

Babanın sözleri çok acıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası İzmir mitingi olayları hakkında çok yazılıp çizilmiştir.  Köylünün yanına sadece askere almak veya vergi toplamak için gönderilen jandarma, karasaban ve kağnılarla yapılan tarım, ülkede şeker ihtiyacının bile karşılanmadığı yokluklar, trahom, tifüs, verem gibi salgın hastalıklar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği bu sahneleri doğurmuştur. Fethi bey İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir’ de gider. Her gittiği yerde bir kurtarıcı gibi karşılanır. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişiminde olduğu gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimine de halk dört elle sarılmak istemektedir. Ama heyhat, Halk Partililer Serbest Cumhuriyet Fırkasının gördüğü büyük ilgiden son derece rahatsız olurlar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı kullandıkları aynı taktiklere başvururlar. Fırka gericidir ve bu fırka varlığı ile irtica tehlikesini hortlatmaktadır.

15 Kasım 1930 günü yeni belediye seçimleri Meclis’te görüşülürken Fethi Bey kürsüden şu sözleri sarf etmek ihtiyacını duymuştur,
“Arkadaşlar! Ahalinin reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasına vermesini irtica diye tefsir edenler, halkın en tabii hakkı bulunan reylerini inhisar altına almak isteyenlerdir. Unutmayınız ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi Hazretlerinin tasvip ve teşvikiyle meydana çıkmıştır.”   

Ne kadar ilginç değil mi, günümüzde de aynı zihniyet hala irtica tehlikesini işlemekte ve rakiplerini mürtecilikle suçlamaktadır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir irtica kuruntusu ve bir türlü gelmeyen şeriat yönetimi… Hiç düşünmezler bu devirde kim Diyanet İşleri Başkanlığını kapatıp Şeyhülislam’ı getirecek veya hâkimleri kaldırıp kadılara görev verecek?

Meclis’te Fethi beye karşı saldırılar dozunu gitgide artırırken, Fethi beyin ve partisinin gördüğü ilgi tedirginlik yaratır. Konuyu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e nasıl naklettilerse, Cumhurbaşkanının da olaylardan rahatsız olduğu haberi Fethi beye ulaşınca, Fethi bey Dâhiliye Vekâletine bir mektup yazarak partisini kapatmak zorunda kalır,

“Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil etmiştim. Şimdi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arz ederim efendim.”    

Tarihi ve Kadim “DEMOKRAT PARTi”nin 
Ayak Sesleri

Böylece ilerde Demokrat Parti olarak belirecek liberal, halkçı, demokrat, laik zihniyet; İtalya’daki Mussolini, Almanya’daki Hitler anlayışını esas almış görünen tek parti, Milli şef devletçi zihniyeti tarafından bir kere daha durdurulmuştur. İlerde DP ve CHP olarak amansız bir mücadeleye girecek bu iki zihniyet birbirine asla karıştırılmamalıdır. Zira Atatürkçü olan DP’dir, Atatürk’ü unutturmaya çalışan da CHP’dir. Eğer CHP, söz ettiğimiz bu iki fırka girişimini önlememiş olsaydı, daha o tarihlerde mutlaka seçimleri kaybedip iktidarı teslim edecekti. Türk demokrasisi de 25 yıl önceden çok partili sistemle tanışacak ve olgunlaşma sürecine daha erken girecekti.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybettik.
11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. 



Akabinde Halk Partililer tarafından, CHP’nin değişmez genel başkanı ve Ebedi Şef Atatürk’e nazire gibi Milli Şef yapıldı. Rahmetli Atilla İlhan Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini mantıken bir türlü benimseyememiş ki, şu cümleleri sarf etmiştir (Hikmet Özdemir, Devlet Krizi TC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri),

“Babıali Baskını neyse İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”

1939 da başlayan 2. Dünya Harbi’nin de etkisiyle Türkiye’de tam bir sefalet dönemi yaşanır. Orta Anadolu’da açlık vardır. Ekmek, hatta kefen bezi bile karneye başlanmıştır. Türkiye harbe girmemiş ama harbe giren ülkelerden daha fazla sıkıntıya düşmüştür. Tek Parti Milli Şef CHP yönetimi devam etmektedir. Bu yönetimin kararları, uygulamaları akıl alacak gibi değildir. Örneğin ülkede şeker ihtiyacı karşılanmıyor ve şeker 26 kuruş, çare olarak 15 Kasım 1942’de çıkartılan kararname ile şekerin fiyatı 500 kuruşa çıkarılıyor. Bu tuhaf karardan 1 ay sonra Varlık Vergisi uygulamasına geçiliyor. Ardından gayrimüslimlere zorunlu ve süresi belli olmayan askerlik uygulaması geliyor. Gelirlerinden çok varlık vergisi talep edilen ve bu vergiyi ödeyemeyen gayrimüslimler Aşkale çalışma kamplarına sevk ediliyorlar. Nazivari bir uygulama. O dönemde basın özgürlüğünden bahsetmek söz konusu değildir. Gazeteler bir bakanın telefonu ile süresiz kapatılmaktadır.

Savaş 1945 yılında demokratik devletlerin galibiyeti, diktatörlükle yönetilen devletlerin ise mağlubiyeti ile sona erer. Galip devletler (müttefikler) dünyaya yeni bir düzen vermek üzere ABD San Francisco kentinde toplanırlar. Bu devletler Meclis’lerinde muhalefet partileri bulunan ülkeleri demokratik addetmektedirler. Böylece CHP ve İnönü için artık parti kapatma yolu tıkanmıştır.

DÖRTLÜ TAKRİR VE “GERÇEK DEMOKRATLARIN” DEMOKRASİ TALEPLERİ

7 Haziran 1945 günü, CHP içindeki liberal kanat milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan bütçe müzakereleri sırasında, hükümete yönetimi eleştiren bir takrir verirler. Takrir son derece akılcı ve masumdur. Takrir, hükümetin Meclis tarafından denetlenmesi, vatandaşların hak ve hürriyetleri Anayasa çerçevesinde daha iyi kullanabilmesi, çok partili hayata geçilmesi gibi demokratik talepler içermektedir. Ancak eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Hükümeti bu takrire şiddetle tepki verir. Menderes, Koraltan, Köprülü partiden ihraç edilirler. Celal Bayar’da önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa eder.     

DEMOKRAT PARTİ

8 Temmuz 1945 günü, müteahhit Nuri Demirağ ‘Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. 7 Ocak 1946 günü de Takrir yüzünden CHP’den ayrılan bu dört isim Demokrat Partiyi kurarlar. Başta Menderes olmak üzere Demokrat Parti kurucuları, tek parti dönemi olduğu için CHP içinde siyaset yapmaktaydılar. Yoksa toprak reformundan, karma ekonomiye, din hürriyetinden, sosyal, siyasal hürriyetlere kadar DP’nin felsefesi, buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi CHP’ye hiç benzemez.

CHP’NİN ALÇAKLIK VE KÜSTAHLIĞI: “AÇIK OY GİZLİ SAYIM”

DP kurulur kurulmaz tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları gibi büyük ilgi görmeye başlar ve CHP’de bu ilgiden son derece rahatsız olur ve DP’nin bir şekilde önünü tıkamaya çalışmaya başlar. İlk girişimleri Belediye Seçimlerini öne almak olur. Teşkilatlanmasına yeni başlamış olan DP bu seçimlere giremez. Daha sonra 1947’de yapılması gereken genel seçimler de erkene alınır. Çünkü DP gördüğü büyük ilgiye rağmen yeni bir partidir ve teşkilatlanmasını tamamlamamıştır. DP, tarihimize yüz kızartıcı derecede hileli seçimler olarak geçen 1946 seçimlerine katılır. CHP’nin uygulattığı yöntem acayiptir. Açık oy, gizli sayım, oyunuzu açık olarak kullanıyorsunuz ve sayımı devletin mülki amirleri gizli olarak yapıyorlar. Seçimlerde birçok bölgede sandıklar kaçırılıp saklanmıştır. Seçim sonuçları açıklandığında DP tarafında haklı bir öfke hâkim olur. ‘SİNE-İ MİLLET’ ifadesi ilk defa o gün söylenmiştir. DP, CHP iktidarını tanımama kararı alır. Ancak Celal Bayar bu fikre sıcak bakmaz.    

Kurulduktan 7 ay sonra yapılan bu hileli Seçimlere rağmen DP 62 milletvekilini Meclis’e sokmayı başarmıştır. CHP’nin 397 milletvekili vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu sonuca göre CHP’nin adayı İsmet İnönü kazanır. DP’nin adayı Mareşal Fevzi Çakmaktır.

Sonuçta CHP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, ardından Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve nihayet 1946 hileli seçimleri ile de Demokrat Partiyi durdurmuş oluyordu. Ancak 1950’de bu bel altı vuruşlar sökmeyecektir ve söz milletin olacaktır. Böylece asker, bürokrat saltanatı, iktidarı milli iradeye, yani DP’ye teslim edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde, Türkiye’ye en büyük zararı veren olay 27 Mayıs 1960 darbesi felaketidir. 27 Mayıs bir depremdir, bir afettir. Eğer 27 Mayıs bu güne kadar masaya yatırılıp yargılansaydı, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi de olmayabilirdi. 27 Mayıs’ın yargılanmasından en büyük zararı görecek unsur CHP’dir. Çünkü alenen 27 Mayıs’ın arkasındadır.

27 Mayıs temelde CIA desteklidir. Bu darbeyi çekirdek kadrosu teğmen, yüzbaşı seviyesinde 33 subay ve 5 generalden oluşan bir cunta (çete) yapmıştır. Darbeden sonra bu genç subaylar üstlerine yani albaylara, generallere emirler dağıtmışlardır ve komutanlar bunların önünde esas duruşta emir dinlemişlerdir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 girişimindeki askeri yapıda olduğu gibi. Emir veren imam ast subay, emir alan tuğgeneral... 27 Mayıs’ın arkasındaki entelektüel sermaye CHP çevresi, bazı yazar ve gazeteciler ile dönemin üniversite hocalarıdır. Bu bakımdan CHP’nin adalet yürüyüşü adını verdiği girişimini şahsen şiddetle eleştiriyorum. Ne yani FETO yapılanmasının üstüne devlet gitmesin mi?

27 Mayıs darbesinin yapıldığı günler dikkatle incelenecek olursa, 27 Mayıs’ın ciddi bir entelektüel boşluğu olduğu hemen görülür. Darbenin ertesi günü ne yapacaklarını bilmeyen darbeci askerlerle karşılaşırsınız.Ama bu entelektüel boşluğu ne yazık ki CHP doldurmuştur. Bu arada dikkatli bir göz suflörlük yapan ABD ve NATO önerilerini fark eder.Hazırlıksız, programsız ülkeyi ele geçiren maceracı subaylar, CHP’lilerin coşkun tezahüratları karşısında kasım kasım kasılırlarken, her biri kendini bir Atatürk telakki ederken, meşruiyet (yasallaşma) sorununu akıllarına bile getirmiyorlardı. Zira İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryus Profesör Sıddık Sami Onar, Profesör Hüseyin Nail Kubalı meşruiyet konusunda şu ifade de bulunuyorlardı (Abdi İpekçi, Ömer Sami Çoşar İhtilalin İçyüzü)

“Meşruiyet ihtilalinizdir. Hukukun hiçbir önemi yok, ne isterseniz yapın, güç sizde…” 
Yassıada zulmüne de, Yassıada Mahkemelerine de, Türk halkını derinden yaralaya o menfur infazlara da bahsettiğimiz, darbenin akıl hocalığına soyunan CHP’li kesim sebep olmuştur. DP ile CHP aynı kökten geliyor demek tamamen bu gerçekleri görmemekten, yani bir nevi bilgisizlikten kaynaklanır. Menderes ve 2 bakanını astıran bu zihniyetin DP zihniyeti ile uzak yakın alakası yoktur. DP 1950 yılında iktidara geldiği zaman ilk kullandıkları cümle, ‘Devri sabık yaratmayacağız’dır.

Darbeciler ve destekçileri halkın sevgilisi Menderes’i her ne olursa olsun ortadan kaldırmayı baştan beri kafalarına koymuşlardı. Zira onlara göre, Menderes serbest bırakılırsa tekrar seçim kazanır ve memleketin başına geçer ve öç alabilirdi. Menderes’in idamına Yassıada Mahkemeleri 2 gerekçe gösterdi. Anayasayı ihlal ve İnönü’yü Topkapı’da öldürmeye teşebbüs. Hâlbuki İnönü Topkapı davasında şahitlik yapsa infazlar önlenebilirdi. Ama yapmadı. Mahkemede Menderes’in avukatı haklı olarak, İnönü’nün mahkemeye şahit olarak gelmesini talep etti. Ama Başol ve Egesel şiddetle karşı çıkarak, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu ortama çağırmak haddinize mi’ diye cevap vererek talebi ret ettiler. Hâlbuki bunu duyduğuna şüphe olmayan İnönü, ‘hayır, geleceğim’ dese ve gelse, ‘aramızda sert mücadeleler oldu, ama beni öldürmeye teşebbüs ettiler diyemem’ dese ve idam kararlarına karşı olduğunu söylemek değil, ima bile etse Menderes ve 2 bakanı asılmazlardı. Zira aynı davada Kasım Gülek de şahitlik yaptı ve Salim Başol’un ısrarlı sorularına, ‘Elimi vicdanıma koyarak, niyetleri İnönü’yü öldürmekti’ diyemem demişti. Bu ifadeden sonra Kasım Gülek’in de CHP’deki işi kısa sürede bitirildi.

İnönü’nün eline idamları önlemek bakımından bir büyük fırsat daha geçmişti ama onu da elinin tersi ile itti. Şöyle ki, darbe destekçilerinden Docent Muammer Aksoy, 5 Kasım 1969 tarihinde ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları’ başlıklı yazısında tüyler ürperten şu açıklamayı yapıyor,

“Milli Birlik Üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisinin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu ret etmiş ve ’başladığınız işi tamamlayın’ diyerek infazların, CHP’nin çoğunlukta hatta tamamını teşkil ettiği Temsilciler Meclisinden geçmesi imkânını, YANİ İDAMLARIN KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEMESİ İMKÂNINI KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR…”    

8 Şubat 2009 tarihli Vatan Gazetesinde, CHP’nin 27 Mayıs öncesi günlerde Gençlik Kolları başkanı olan Orhan Birgit Sanem Altan ile bir söyleşi yapıyor,

28 Nisan 1960 Öğrenci Olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı? ‘Katil Menderes, diktatör Menderes’ diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı.”

28-29 Nisan Öğrenci olayları, yüzlerce öğrenci öldürüldü, kıyma yapıldı, Konya yolunu inşaat inde asfaltın altına saklandı, yalanını fısıltı gazetesiyle dolaştığı ve darbenin bahanesinin oluşturulduğu olaylardır. Bakın CHP Genel Sekreter yardımcısı, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu, Tanju Cılızoğlu ile birlikte anılarını yayımlamıştı. Sayfa 103’den aktarıyorum,

“Darbe öncesi günlerde, öldürülen öğrenciler kıyma makinelerinden geçirildi, söylentilerini araştırmak için CHP 3 kişilik bir parlamento heyeti kuruyor. Heyet araştırmalar yapıyor ve böyle bir olayın olmadığını, söylentiden ibaret olduğunu bir rapor ile CHP grubuna götürüyor. Grupta rapor okununca İsmet Paşa raporu sert bir şekilde eleştiriyor, kızıyor ve Paşa, ‘OLMAZ YOKTUR DEMEYECEKSİNİZ, VARDIR İMAJI VERECEKSİNİZ’ DİYOR” 

Kamil Kırıkoğlu demek ki, vicdanlı bir insanmış ki, bu gerçekleri anılarında anlatmış.

Darbe yapılmış, CHP’liler sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapmaktalar.
Bu durumu gören İnönü CHP’lilere sesleniyor ve kayıtlara geçen şu ifade de bulunuyor, ’27 Mayıs’ın ne içindeyiz, ne de dışında’ Yani henüz bize görev verilmedi demek istiyor.

Gazeteci yazar Bedii Faik, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabının 25. Sayfasında idamlar ve İnönü, CHP ilişkisine değinmiş,

“İnönü, siyasi hasımlarının idam edilmelerine samimi olarak karşı idiyse, teşebbüsünü daha o günlerde yapmalı değil miydi? Siyasi mahkûmlara ölüm cezasının verilmesini doğru bulmayan ve buna karşı olan bir lider, yabancı devlet başkanlarının teşebbüsleriyle hazır belirmiş olan böyle bir fikrin hemen üstüne atılıp, o teşebbüs katarına kudretli bir lokomotif olmak varken ne yapmıştır? Tam aksine bütün dost devlet ricalinin temennilerini çeşitli kompleksler içinde önemli sayıp saymamak arasında bocalayıp kah çalımlı kah karasız tavırlar takınan, devlet yönetiminde tecrübesiz askerlerin bu haline seyirci kalmıştır! Böylece idam fikrinin daha fazla perçinlenmeden, daha çok macunlaştırılmadan hafifletilmesinin belki de mümkün olduğu günleri, hiçbir teşebbüs ve telkinde bulunmadan geçirmiştir. Samimi olan hareket, şüphesiz yabancı devlet erkanınınki idi. İdam kararları bir emrivaki olduktan sonra, infazı durdurmanın güçlüğünü, ölüm cezalarını verildikten sonra geri çevirmenin zorluklarını onların bilip de İnönü yaşındaki bir tecrübenin bilmemesi herhalde düşünülemez. AMA EĞER MAKSAT HEM KURTARMAYI İSTEMİŞ, HEM DE BUNU BÜTÜN GAYRETİNE RAĞMEN KABUL ETTİREMEMİŞ OLMAK İSE, TABİ O ZAMAN YAPILACAK ŞEY ELBETTE TAM SON DAKİKADA ORTAYA ATILMAKTIR.”

Ve İnönü de tam son dakikada ortaya atılmıştır. Rahmetli Nusret Kirişcioğlu, ‘Kayseri Cezaevinde Bir Yıldönümü, sayfa 111’

“İnönü güya idamlara aleyhtar imiş ve mani olmak için teşebbüse geçmiş de muvaffak olmamış hissini verecek bir mektup düzenledi. Bu mektup alakalılara zamanında verilmemişti. Ama yine de kandırılmış bir iki gazetede böyle bir mektuptan bahsedildi. Böylece İnönü’nün idamlara taraftar olmadığı hissi yayılmak istendi. Bu tertip İnönü’nün seçimlerdeki sukutunun (düşüş) mahiyetini ortaya vurmaktan öteye bir fayda sağlayamadı. Hatta bir bakıma da geri tepti. Çünkü İnönü’nün idamları istediği biliniyordu.”

27 Mayıs darbesine takaddüm eden günlerde Kore’de bir askeri darbe olmuş ve Syngman Rehee devrilmiş, İnönü’nün Meclis’te sarf ettiği şu sözlere bakın,

“Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”

İdamların ikinci sebebi olarak gösterilen 146/1 Anayasayı ihlal, DP tarafından Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmasına dayandırılır. Hal buki Tahkikat Komisyonu o tarihte yürürlükte olan Teşkilat-ı Esasiye kanununun 22 maddesine ve Meclis içtüzük 177 maddeye göre tamamen yasal bir uygulamadır.

Darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel, darbeden hemen sonra İnönü’ye telefon ediyor, konuşuyorlar ve sözlerini şöyle bitiriyor, ‘…emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur sayın paşam’ Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, darbe olmuş, silah zoruyla seçim ile gelmiş bir iktidar devrilmiş ve Parlamentoda ana muhalefet partisinin genel başkanının darbecilerin başına söylediği şu sözlere bakın (İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz, İnönü’lü yıllar),

“Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız, büyük iş yaptınız, mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Asıl başarınız için ben sizin emrinizdeyim, paşa hazretleri. Sizleri anlıyorum. NE ZAMAN BİR ARZUNUZ OLURSA EMRİNİZE AMADEYİM.”  

Laf mı bunlar, iş birliği teklifi yok mu bu sözlerde.  15 Temmuz 2016 darbe girişimi cereyan ederken, bu günkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Bakırköy Belediye Başkanının evine gidiyor, lüks bir odada, lüks bir koltukta darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını televizyondan seyrediyor. Çıkıp bir kelime etmiyor, herhalde darbeciler kazansa İnönü gibi davranacaktı. Ama eski cumhurbaşkanımız, Ak Partili Sayın Abdullah Gül, o gece olayların nereye varacağının belli olmadığı saatlerde tam bir demokrat ruhuyla, cesaretle şu sözleri sarf ediyor, 

''Her şeyden önce Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir.
Türkiye bir Afrika ülkesi değildir.
Türkiye'de bu şekilde bir grubun gece baskınıyla yönetim değiştirmesi, rejim değiştirmesi mümkün değildir. Asla mümkün değildir. Dolayısıyla bugün vatandaşlarımın fikri, zikri, inancı, partisi ne olursa olsun bütün bunları bir yana bırakıp demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkma günüdür, bu bir sınav günüdür. Ayrıca bugün sokağa çıkan bir kısım askere de şunu söylemek isterim; 'Onların 7 sene Cumhurbaşkanı olarak, başkomutanlığını yapmış bir kişi olarak emir komuta zinciri altında bir talimat yoktur. Genelkurmay Başkanı'nın bir talimatı yoktur. Ordu komutanlarının yoktur, böyle bir durumda kim talimat veriyorsa bunları kesinlikle dinlemeyin ve bir an önce bu hatadan, bu yanlıştan dönün. TSK'nın başına karşı yapılan bu rencide edici ve bu kabul edilmez olay asla unutulmaz. Onun için tekrar söylüyorum; yanlış içerisinde olanlar yanlışlarından dönsünler, kışlalarına dönsünler, halkla karşı karşıya gelmesinler. Acılar yaşanmasın. Türkiye bir kaos içerisine girmesin. Halkımıza da hatırlatıyorum ki bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür''

Buraya kadar kısaca özetlediklerimizden, DP çizgisini de CHP çizgisini de vearalarında asla bir fikir birliği olmadığını da ifade edebilmiş olmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz, olayları tarafsız bir gözle inceleyenler kimin kim ve ne olduğunu hemen göreceklerdir. 

DP ile CHP arasındaki en önemli fark halkçılıktır.
CHP kendi kudretine, kendi azametine, kendi bünyesine dayanan bir parti iken, DP halka dayanan, her türlü kudreti ve kuvveti halkta gören, halk desteğinde, halkoylarında bulan bir partidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile başlayan, Serbest Cumhuriyet Fırkası ile devam etmeye çalışan ama önü kesilen milli zihniyet DP ile iktidara gelmiştir. Açık seçik CHP’nin desteklediği, kışkırttığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP’nin de önü kesilecektir. Bu milliyetçi, halkçı zihniyet 1980’den sonra rahmetli Turgut Özal ile tekrar hizmete başlayacak ancak Özal’ın da şaibeli ölümü ile yine Türkiye’ye hizmet süreci durdurulacaktır. Çok şükür 2003’den sonra başbakanımız, cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti ile DP ruhu, Menderes anlayışı 14 senedir iktidardadır ve büyük hizmetler yapmaktadır. Konuyu birazcık olsun inceleyenler gerçekleri hemen göreceklerdir. Zira ‘güneş balçıkla sıvanmaz’    

HASAN EMRE OKTAY
Temmuz 2017, Fenerbahçe

26 Mayıs 2017 Cuma

BÜYÜK UTANÇ!. HAİN SALDIRININ 57. YILI, 27 MAYIS HALÂ YARGILANAMADI!.

"27 MAYIS 1960 DARBESİ "HALÂ DERİN BİR ACIYLA KANAYAN, KAMU VİCDANINI SIZLATAN; İNSAN HAKLARI, ADALET VE HUKUKUN UTANCI; DEMOKRASİYİ RENCİDE EDEN BİR YARADIR" MUTLAKA YARGILANMALIDIR."

27 MAYIS 1960 DARBESİ VE HUKUK ADINA YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR!
Hasan Emre OKTAY
1960 yılındayız, iktidarda üst üste 3 seçim kazanmış Demokrat Parti var. 1950 ve 1954’de seçimler normal tarihinde yapılmış, 1957’de ise erken seçim yapılmış. Yeni genel seçimlerin tarihi ise Temmuz 1961’dir, yani sandığa gitmeye bir yıl gibi kısa bir süre kalmıştır. Kaldı ki, Başvekil Adnan Menderes 16 Mayıs 1960 günü, Eskişehir’de mahşeri bir kalabalığa yaptığı konuşmada, ‘Türkiye gibi demokrasi ile idare edilen bir ülkede iktidarların sokak nümayişleri ile değil sandıkta değişeceğini vurguluyor ve yollarının seçim yolu olduğunu’ ekliyor.
Yani erken seçimi telaffuz ediyor.
Eskişehir’de Menderes’i 150 bin kişi dinlemiştir. O tarih için muazzam bir kalabalık. Yani bazı kişilerin söylediği, yazdığı ‘eğer Menderes seçim yapsaydı darbe olmazdı’ ifadesinin gerçek ile hiçbir ilgisi yoktur. Bilakis Menderes, 27 Mayıs’tan 11 gün önce seçim kararını dile getirdiği için darbe erkene alınmıştır.
Türkiye’mize büyük zararlar veren, askeri vesayeti başlatan, 27 Mayıs 1960 Darbesi felaketine giden süreci ve bu süreçte işlenen hukuk skandallarını kısaca hatırlayalım.  
1960 yılı başında halkın nabzını ölçmek için bölgelerine giden DP milletvekilleri, halk arasında bir takım dedikoduların yayılmaya çalışıldığını görürler. O zaman sosyal medya yok ama ‘fısıltı gazetesi’ diye bir yöntem uydurulmuş ve kulaktan kulağa DP, Bayar, Menderes aleyhine dedikodular ateşli bir şekilde anlatılmakta.
Menderes, Kars ve Ardahan’ı Sovyet Rusya’ya satmış, ABD yardımlarını DP Hükümet mensupları, milletvekilleri dolar olarak aralarında bölüşüyorlarmış, Harp Okulu öğrencileri Kızılay’da toplanacak, mitralyözlerle taranacak ve imha edileceklermiş, Menderes orduyu yedek subaylarla idare edecekmiş, Taşlıtarla’da 7 bin çapulcuya asker elbisesi giydirilerek silah verilecekmiş ve bu çapulcular halka ateş edecek böylece ordu ile halkın arası bozulacakmış, Bayar ve Menderes’in inanılmaz bir serveti varmış vb.... En büyük dedikodu da İnönü CHP’si, ordu ile birlikte darbe yapacakmış….
Gerçek ile uzak yakın ilgisi olmayan bu dedikodulara inananların sayısı gittikçe artmaktadır. Berber dükkânlarında, bakkallarda, kasaplarda, mahalle aralarında bu dedikodular konuşulmaktadır. Yakın gelecekte bu dedikodulardan sadece CHP, İnönü ve ordunun darbe hazırlığı içinde oldukları söylentisinin gerçek olduğu anlaşılacaktır. Zaten fısıltı gazetesinin en etkili çalıştığı yer de Ankara, İstanbul.
Milletvekillerinin getirdiği bilgiler hükümete ve Cumhurbaşkanına ulaşınca, bu olumsuz yıkıcı faaliyetlere karşı bir önlem alma ihtiyacı duyulur. Özellikle darbe söylentisi karşısında TBMM tehdit altındadır. Yapılacak iş Anayasaya başvurmaktır. O tarihte yürürlükte Atatürk döneminin ‘1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu’ vardır. 1924 Anayasasının 22. Maddesi,
”Madde 22,  Sual ve istizah (gensoru) ve Meclis Tahkikatı (soruşturma) Meclis’in cümle-i selahiyetinden (yetkisinden) olup şekli Meclis içtüzük ile kararlaştırılır”  
Meclis İçtüzük 177. Madde, “TBMM, reissen bağımsız olarak bilgi almak istediği her çeşit konu hakkında bir tahkikat komisyonu kurabilir.”
            1924 Anayasasının 103 Maddesi,   
“Madde 103- Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz.”
İşte Yassıada Mahkemelerinde, Menderes ve iki bakanımızın idam sebeplerinden biri olarak Tahkikat Komisyonu kurulması suretiyle 146/1 Anayasayı ihlal girişimi, gösterilmiştir. Nerede ihlal? Bilakis o tarihte Bayar, Menderes ve DP Hükümeti sorunları çözmek için Anayasaya başvurmuşlardır. İdamların, müebbet hapislerin, diğer ağır hapis cezalarının sebeplerini Anayasayı ihlale dayandırmak 27 Mayısçıların en büyük hukuk skandallarından biridir.Kaldı ki, Tahkikat Komisyonu Kanunu Meclis’te oylanmış ve kanunlaşmıştır. Aynı Anayasanın 103 Maddesi ne diyor, hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz.
            Söz ettiğimiz bu Tahkikat Komisyonu teklifinden önceki Mecliste verilen teklifleri incelediğimiz zaman, hemen hepsinin CHP tarafından, DP hükümet mensupları hakkında verildiğini görürüz. CHP tahkikat komisyonu önerisi verince mubah, DP verince günah gibi hukukla ilgisi olmayan bir anlayış Yassıada’da hüküm sürmüştür. Örnek verecek olursak,
“15 Nisan 1953, CHP Van milletvekili Ferit Melen, Maliye Vekili Hasan Polatkan hakkında Meclis tahkikatı açılması talebinde bulunmuştur…8 Şubat 1956, Devlet Bakanı Mükerrem Sarol aleyhinde CHP tarafından verilen Meclis tahkikatı açılması için talep müzakere ediliyor…3 Mayıs 1958, Van’ın Özalp kazasında 30 Temmuz 1943 tarihinde öldürülen 32 vatandaş hakkında TBMM Tahkikat Komisyonu tarafından hazırlanan rapor basına açıklanıyor…16 Şubat 1960, CHP milletvekili Avni Doğan ve 54 milletvekili basın hürriyetini zedeleyen faaliyetlerle ilgili, içtüzüğün 177. Maddesine dayanarak tahkikat komisyonu açılması talebinde bulunuyor…18 Şubat 1960, Bülent Ecevit, Fethi Çelikbaş, Asım Eren, Nüvit Yetkin İstimlak yolsuzlıkları iddiası ile içtüzük 177. Maddeye dayanarak tahkikat komisyonu teklifinde bulunuyorlar.”
Bu örnekleri arttırmak mümkündür. Profesör Yusuf Ziya Özer, ‘Anayasa Hukuku’ kitabının 545. Sayfasında diyor ki,
“Tahkikat komisyonları sorgu hâkimi vazifesini görürler. Hükümetin bütün vasıtalarından istifade edebilirler. Usulü muhakemenin icap ettirdiği bütün muameleleri ifaya salihtirler.”
Profesör Ali Fuat Başgil, (27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri kitabından)
“Bir parti hakkında da tahkikat yapmak elbette ki Meclis’in yetkileri cümlesindendir.”
Çok ilginçtir DP Hükümetinin kurduğu tahkikat komisyonu, faaliyette bulunduğu süreye bağlı olmak üzere partilerin kongrelerini durdurmuştu. Bu da tahkikatın selametle yürütülmesi amacına yönelikti. Bu girişim de DP muhalifleri tarafından şiddetli bir şekilde istismar edildi. Basında parti faaliyetler durduruldu şeklinde yayımlandı. Topladığı bilgileri savcıya vermekle görevli tahkikat komisyonu, sadece iki ay süre için kurulmuş, fakat işini bir ayda tamamlamıştı. Yani anlaşılacağı üzere, tahkikat komisyonu ile Anayasayı ihlal eden falan kimse yok.  O Anayasa bir şekilde ihlal edildi, ortadan kalktı, o da 27 Mayıs 1960 sabaha karşı saat 3.00’de darbenin gerçekleştiği andır. En büyük hukuksuzluk bu noktadadır. İdamlık bir suç varsa buradadır.
Komisyonun ayrıntılarına daha fazla girmeden tekrar yazımızın başındaki, tahkikat komisyonuna ihtiyaç duyulan günlere dönelim.
Tahkikat Komisyonu kurulması CHP çevrelerinde fırtınalar yarattı. Komisyon tartışılırken CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün kürsüye gelerek sarf ettiği bir takım sözler tarihimize geçmiştir. Seçilmişlerden müteşekkil bir parlamentoda, bir muhalefet partisi tarafından söylene bu sözler bir hukuksuzluk örneği midir, değil midir, karar sizin. İsmet Paşa Anayasanın 22. Maddesine başvurmayı, baskı rejimi kurmak olarak mütalaa etmiş olacak ki,
“…Eğer baskı rejimi kurulursa ihtilal behemehâl olur. Böyle bir ihtilal dışımızda bizimle münasebeti olmayanlar tarafından yapılacaktır. Bu yolda devam ederseniz bende sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır…”
Tahkikat komisyonuna nasıl çalışacağını içtüzük 177. Maddeye göre bildirecek olan Yetkiler Kanunu Meclis’te müzakere edilirken İsmet İnönü yine söz alıyor,
“Kore başkanı Sygnman Rhee kuruldu mu? Üstelik onun ordusu, polisi, memuru onun elindeydi. Hâlbuki sizin elinizde ne ordu var, ne memur, ne de polis var! Olur, mu böyle baskı rejimi? Muvaffak olur mu bu?”
Bir süre önce Kore’de bir darbe olmuş ve başkan Rhee devrilmiştir. Sistem aynı, üniversite ayaklandırılmış, nümayişler ve ordu içinde kurulmuş olan bir cunta darbeyi gerçekleştirmiş. İnönü’nün yine Meclis’te kullandığı şu cümle açık seçik bir darbe davetiyesi değil midir?
“Türk milleti, Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”
Nitekim darbeci subaylardan Orhan Erkanlı, ‘Anılar, Sorunlar, Sorumlular’ adlı kitabında İsmet Paşanın yeşil ışığına vurgu yapıyor. Nitekim 28 Nisan 1960 günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri sokaklara dökülürler, nümayişler başlamıştır. Katil iktidar, diktatörler, diye bağırarak etrafa taşlar atmakta Beyazıt’tan Vilayete doğru yürümektedirler. O kadar organizedirler ki, slogan mahiyetinde marşları bile hazırdır.
“Olur, mu böyle olur mu? Kardeş kardeşi vurur mu? Kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı?”
O tarihte rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü.
O zaman panzerler, biber gazları falan yok. Toplumsal olayları kontrol altına almak için sadece atlı polisler var fakat onlarda çok yetersiz kalıyorlar. Zira nümayişçi öğrenciler polisleri atlardan çekiyorlar, yerlerde sürüklüyorlar, tekmeliyorlar. Atların üstünde sigara söndürmüşler, atlar çılgına dönüyor. Emniyet Müdürü Faruk Oktay, Belediye Başkanı Kemal Aygün, İstanbul Valisi Ethem Yetkiner, olaylarla başa çıkamadıklarını askerden yardım almalarının gerektiğini Dâhiliye Vekili Namık Gedik’e bildiriyorlar. Zira 29 Nisan’da olaylar Ankara’da başlatılıyor. Hükümet sıkıyönetim ilan ediyor. Ankara sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Namık Argüç, İstanbul da ise Orgeneral Fahri Özdilek komutan. Fahri Özdilek 27 Mayıs sabahı darbecilere katılacak ve ödül olarak olsa gerek sonraki hükümette bakan olacak. Namık Argüç ise Yassıada’da çile dolduracak.
Olaylar kısa sürede çıkrığından çıkmış vaziyete geliyor. Polis nümayişçi öğrencileri tutukluyor, Davut Paşa kışlasına götürülürlerken yolda asker hepsini serbest bırakıyor. CHP Gençlik Kolları ve bir takım subaylar işbirliği halindeler. Bu işbirliğini o zaman CHP Gençlik Kolları Başkanı olan Orhan Birgit, Çetin Altan’ın torunu gazeteci Sanem Altan ile yaptığı bir konuşmasında itiraf etmiştir.
Aktarıyorum,
“28 Nisan Öğrenci olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yağmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı, ‘katiller, diktatörler diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı’
Orhan Birgit’i bu itirafından dolayı kutlarım, geç de olsa bir dürüstlük göstermiş. Olaylarda iki tane kaza ile ölüm vardır. Biri Turhan Emeksiz. Orman Fakültesi öğrencisi Turhan Emeksiz nereden geldiği belli olmayan sekme bir kaza kurşunu ile ölmüştür. Sekme diyorum zira kurşun eğridir, kurşun kemikte eğrilmez. Mutlaka bir yerden sekmiş. Diğeri Nedim Özpolat, slogan atmak için hareket halindeki tankın üstüne çıkıyor, dengesini kaybediyor ve paletlerin altına düşüyor. Allah rahmet eylesin, o zaman çok üzülmüşlerdi. Ancak olaylarla birlikte inanılmaz dedikodular yine fısıltı gazetesi ile kulaktan kulağa dolaşmaya başlar. Bayar, Menderes’ten emir alan polis öğrencilere ateş etti, yüzlerce ölü var. Basın da bu yalanlara iştirak ediyor, ne yazık ki o zaman çok seviyesiz bir basın vardı. Yüzlerce ölü var, ölüler saklanıyor, kuyulara atıldılar, bir kısmı kıyma yapıldı Et ve Balık Kurumunun buzluklarında, bir kısmı da Konya yolu inşaatında asfaltın altına saklandı. İlginçtir bu yalanlara basının da etkisiyle inanan insanlar, ölenlerin ailesi nerde gibi bir soruyu sormayı akıl edemediler. Sonuçta artık darbenin bahanesi hazırlanmış oldu. Sandıkta yenmek mümkün olmayan, katil iktidar, katil Menderes, hırsız Menderes ve ekibi yok edilmelidir.
Ne yazık ki 27 Mayıs 1960 günün, sabaha karşı Türkiye’ye büyük hizmetler yapmış Başvekil Adnan Menderes ve ekibi darbeciler tarafından derdest edilirler.
Darbe gerçekleştikten birkaç gün sonra, darbecilerin başı konumuna geçen Orgeneral Cemal Gürsel, İsmet Paşaya bir telefon eder. Konuşmaları yanlarında bulunan İsmet Paşanın damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz. Gürsel, İnönü’ye,
 “…emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur sayın paşam…”
İnönü cevap veriyor: “Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız. Büyük iş yaptınız. Mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Başarınız için asıl ben sizin emrinizdeyim. Paşa hazretleri ben sizi anlıyorum. Ne zaman bir arzunuz olursa emrinize amadeyim.”
Hâlbuki Atatürk’ün silah arkadaşı, cumhuriyetimizin kurucularından ve ana muhalefet partisi genel başkanı İsmet İnönü’den, darbecilere karşı ‘ne zaman bir ihtiyacınız olursa emrinize amadeyim, millet, memleket için büyük iş yaptınız, hayırlı iş yaptınız’ gibi cümlelerin yerine, sert bir şekilde darbecileri uyarması, derhal kışlalarına dönmeleri emrini vermesi beklenirdi. Metin Toker’den öğrendiğimiz bu konuşma darbecilere hoş geldiniz demekten başka bir şey değildir. Hatta İnönü’nün, darbeden sonra coşkun gösteriler yapan CHP’lilere sarf etmiş olduğu bir cümle çok düşündürücüdür.
“Biz ihtilalin ne içindeyiz, ne dışında!”
Darbeden sonra, başta İstanbul Üniversitesi rektörü Sıddık Sami Onar olmak üzere, çoğu Anayasa profesörü öğretim görevlileri, darbenin akıl hocalığına soyunurlar. Ne yazık ki, bu profesörler darbenin daha sertleşmesine sebep olmuşlar, Yassıada zulmü ve idamlara kadar giden sürecin başlamasına neden olmuşlardır, Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof. Naci Şensoy, Prof. Zafer Tarık vb.
Doçent Muammer Aksoy, DP’li tutuklular Yassıada’da zulüm altında inlerken, zamanın Forum dergisinde yayımlanan bir makale yazıyor. Makalenin adı, ‘En Büyük Tehlike Yersiz Acıma Hissidir’ Yani Demokrat Partililere sakın acımayın, merhamet göstermeyin, canlarına okuyun, demek istiyor.
Darbeden hemen sonra 28-29 Nisan Öğrenci Olaylarında polis tarafından öldürüldüğü, iddia edilen yüzlerce öğrenci cesedini aramaya başlarlar. Et ve Balık Kurumu buzhaneleri, kuyular, köşe bucak aranır ama ortada ne ölü vardır, ne de evladını arayan bir aile. Kıyma makineleri dedikodusu Alpaslan Türkeş’in anılarından (derleyen Muammer Taylak) öğrendiğimize göre, ABD Büyükelçisinin, ‘tüm dünyada Türklerin yamyam olduğundan bahsediliyor’ şeklinde bir sözü üzerine kesilmiş.
Hürriyet Şehitleri cenaze merasimi yapılacak, ancak ortada kaza sonucu ölen sadece 2 öğrenci vardır. Profesörler kurulu bu rakamı yetersiz bulur ve merasime 3 naaş daha eklerler. Biri Teğmen İhsan Kalmaz. Darbe esnasında, radyo evinin önünde yanlışlıkla yine bir asker tarafından vurulmuştur. Yani Harp Okulu öğrencisi İhsan Kalmaz darbecilerdendir. Yine askeri öğrencilerden Sökmen Gültekin de harekât esnasında iletişim yetersizliğinden askerler tarafından öldürülmüştür. CHP taraftarı bir baba da darbeye o kadar sevinmiş ki, sokağa çıkma yasağına rağmen küçük oğlu Ersan Özey’i yanına almış sloganlar atarak sokakta dolaşmaya başlamış. Amacının oğluna İnönü’nün elini öptürmek olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak darbenin coşkusuyla devriyelerin ‘dur’ ihtarını ya duymamış ya da dinlememiş, askerlerden atılan kurşunlardan biri oğlu Ersan Özey’e isabet ederek öldürmüş. Biz elbette bu 5 kişi için de Allahtan rahmet dileriz. Ancak akıl hocası profesörler son üç naaşı da 28 Nisan olaylarında öldürülmüş gibi ‘Hürriyet Şehitlerine’ ilave ederler. Böylece yüzlerce ölü yerine beş ölü ile merasim yapılır. Bu kanunsuzluk değil mi?
            Profesörler Kurulu bilindiği gibi 1961 Anayasasını hazırlar. Bu Anayasanın daha dibacesi (önsöz) bir hukuksuzlukla başlar. “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı, direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs devrimini yapan Türk Milleti”        
Bu Anayasa Temmuz 1961’de halkoyuna sunuldu. Daha Yassıada Mahkemeleri devam ediyor, hükümler Eylül’de açıklanacak ama burada bir hüküm var. Yassıada’da kararların önceden hazırlandığının en büyük delili bu dibacedir. Karar verdiyseniz niçin mahkeme ediyorsunuz, demezler mi?
Sonra 27 Mayıs’a devrim diyor, neresi devrim?
Devrimlerde rejim değişir. 1917 Sovyet devriminde Çarlık yıkılmış Sovyetler Birliği kurulmuştur. Fransız devriminde krallık yıkılmış cumhuriyet kurulmuştur. Keza Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gerçekleştirdiği Anadolu devriminde padişahlık ilga edilmiş cumhuriyet kurulmuştur. 27 Mayıs’ta ise seçim yoluyla gelmiş, meşru bir iktidar silah zoruyla devrilmiş, faşizan askeri bir yönetim devletin başına geçmiştir. Sonra da tekrar güdümlü de olsa demokrasiye dönmeye çalışmışlardır. Dibacenin en gerçekdışı ifadesi, darbeyi yapanın Türk Milleti olduğu ifadesidir. Türk milleti Ankara, İstanbul’da yoğunlaşmış Halk Partililerden ibaret değildir ki! 1961 seçimlerinde, Menderes misyonunu sürdüreceklerine dair propaganda yapan Adalet Partisi (Ragıp Gümüşpala), Yeni Türkiye Partisi (Ekrem Alican), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (Osman Bölükbaşı) oyların % 60’dan fazlasını almışlardır. Bu kadar kötülemeye, yalana, dedikoduya aşağılamaya rağmen, Menderes’in ismini ima etmek bile bu partilere bu oyları kazandırmıştır.  Darbeyi alenen destekleyen, coşku ile karşılayan İnönü CHP’si ise Meclis’te azınlığa düşmüştür. Hele 1965 seçimlerinde Adalet Partisi oy patlaması yaşamıştır. Bu durumda nerede Türk Milleti? Darbenin karşı tarafında, Menderes tarafında!
-Atatürk döneminde düzenlenmiş ve ordunun siyasetten uzak durmasını amaçlamış TSK İç Hizmet Nizamnamesi 27 Mayısçılar tarafından kanunlaştırıldı. İç Hizmet Kanunu yapıldı ve 35. madde düzenlendi.
“‘Silahlı Kuvvetlerin vazifesi Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır”
27 Mayıs ile başlayan askeri vesayette, tüm darbeler hukuki dayanağını bu maddeden almışlardır.Cumhuriyeti koruyorum, kolluyorum diye ard arda birçok darbe ve darbe girişimi gerçekleştirilmiş, demokrasimizin kendi kuralları içinde olgunlaşması önlenmiştir. Nihayet 2013 yılında bu madde TBMM’de bir kanunla değiştirilmiştir.
“Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurt dışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır”
-İnsan Hakları Beyannamesi keyfi mahkemelere son vermek için şu ifadeleri kullanmıştır;
“Hiç kimse suçun işlendiği tarihten önce ilan edilmiş ve meşru mahkemeler tarafından tatbik olunan kanunlardan başka bir kanunla cezalandırılamaz”
Evrensel hukukun bu kuralı da 27 Mayısçılara tarafından Yassıada’da ihlal edilmiştir. Yani suç olduğu düşünülen eylemin işlenmesinden sonra çıkartılan bir ceza kanunu, sanığın aleyhinde olursa hiçbir surette tatbik edilemez. Ama 27 Mayısçılar DP mensuplarının yürürlükteki kanunlara göre bir suçlarını bulmayınca, yeni kanunlar çıkarttır ve makabline şamil kıldılar, yani geriye dönük uyguladılar. Kanun adına kanunsuzluk yapmak işte budur. Darbeden sonra ilk işlerinden biri olarak 65 yaş üstünün infaz edilemeyeceğini belirten TCK 56. Maddeyi kaldırdılar, zira amaç o tarihte 77 yaşında olan Celal Bayar’ı asmaktı. Nitekim mahkemede de idama mahkûm ettiler. Ama sonra idamını MBK toplantısında onaylamadılar. Bana göre sebebi Bayar’ın 78 yaşında gelmiş olması, muhtemelen artık siyasete giremez, bizden intikam alamaz falan gibi düşündüler. Zira idamların altında yatan sebep kanaatimce aynıdır. Bunlar eğer idam edilmezlerse, bir gün serbest kalırlar ve halkın teveccühüne mazhar olurlar ve tekrar iktidara gelerek bizden hesap sorarlar korkusu.   
Yeni Anayasa yapmakla görevli Profesörler Kurulundan Prof. Dr. İsmet Giritli konuyla ilgili bir söyleşide bakın neler diyor (15 Yıl Sonra 27 Mayıs Yargılanıyor, Nazlı Ilıcak),
“N. Ilıcak=1924 Anayasası vatana ihanet suçu hariç Cumhurbaşkanının (Celal Bayar) mutlak sorumsuzluğunu kabul etmektedir. Bu vatana ihanet suçunu da ancak TBMM tespit eder. Bunun haricinde cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Cumhurbaşkanının 146/1 Anayasayı ihlal suçu ile yargılanmasını (Yassıada’da) nasıl açıklayabilirsiniz?
            İ. Giritli=Burada ihtilal kendi hukukunu yaratır prensibine geliyoruz. İhtilal 27 Mayıs’ta 1924 Anayasa düzenine son veriyor, bir geçici Anayasa getiriyor. Bu bir ihtilal anayasasıdır.
 N. Ilıcak=Vatana ihanetle Anayasayı ihlal suçunu nasıl bağdaştırıyor?
            İ. Giritli=Geçici Anayasadan aldığı yetkiyle yapıyor bunu. Geçici Anayasa Cumhurbaşkanı Anayasayı ihlal suçundan yargılama yetkisini veriyor. Kendi ihtilalinin Anayasasına göre oluyor bu.
            N. Ilıcak= Cumhurbaşkanının Anayasayı ihlal etmesi için kanun metnine göre cebir kullanması şart. Nerededir bu cebir unsuru? Celal Bayar bu cebir unsurunu nerede ve nasıl kullanmış?
 İ. Giritli= Önce sizinle bu konuda anlaşmamız lazım. Sizin bana sorduğunuz sorular 1924 Anayasasının normal düzeni içinde varit. 1924 Anayasasına göre fiili ve kanunsuz olur. Zaten ihtilal kanunsuzdur. 27 Mayıs kanunsuzdur, fakat meşrudur. Bir legalite vardır bir de legitimite, Kanuniyet ve meşruiyet. İhtilal esas itibariyle kanunsuz bir harekettir. Fakat meşru veya gayrimeşrudur. Yani 27 Mayıs hedefine ulaştığı ve kendisini tescil ettirdiği için meşrudur. Hem de 61 Anayasasını yaptığı için meşrudur. Ama kanunsuzdur. 27 Mayıs sabahı yapılan işlem kanunsuzdur.”
            Koskoca Anayasa profesörü, 27 Mayıs kanunsuzdur ama meşrudur, diyor. Çünkü hedefine ulaşmış yani silah zoruyla devleti gasp etmiş ve böylece meşru olmuş. Diğer bir deyişle cunta devleti eline geçirmiş, silah onda, güç onda, kimse karşı gelemez. İşte 27 Mayıs’ınki böyle bir meşruiyet.
            -27 Mayıs’ı gerçekleştiren cunta, yine akıl hocaları profesörler kurulunun önerisiyle Milli Birlik Komitesi adını verdikleri bir komite kurdu. Bu komite TBMM’nin tüm yetkilerine haiz, yani yasama, yürütme, yargı MBK’nin yetkisinde. Sıkıysa itiraz edin, anında işiniz biter. Bundan daha büyük bir kanunsuzluk olur mu? O tarihte Harp Okulu 2 sene, bu genç subaylar 2 senede ne öğrendiler de devleti idare edecekler.
            -27 Mayısçıların korku dolu bir ruh hali ile çıkardıkları kanunsuz bir kanunda ‘Tedbirler Kanunu’dur. Bu kanuna göre, 27 Mayıs’ın aleyhinde ima ile bile olsa konuşmak, DP’yi ima ile bile olsa övmek 5 yıl hapis. Bu kanun 1969 yılına kadar hüküm sürdü. Dikkat edilecek olursa 27 Mayıs hakkında yazılan kitaplar, anılar 1970 ve sonrası tarihlidir. Sadece gazeteci Turhan Dilligil’in Yassıada Kumandanını anlattığı ‘Allahsız Gardiyan’ adlı kitabı vardır. Ama o kitap da metafor tekniği ile yazılmıştır.
            -27 Mayısçıların ‘Tabii Senatörlük’ uygulaması da traji komik bir girişimdir. Darbeciler yeni Anayasaya koydukları bir madde ile kendilerini, yeniden seçilip seçilmeme olgusu olmadan, ömür boyu ‘Tabii Senatör’ ilan ettiler. Güzel maaşlarla ve bellerinde tabancaları ile Parlamentoya yerleştiler. 1980’de yine bir darbe sonucunda bu müessese ilga edilene kadar parlamentodaki saltanatlarını sürdürdüler. Hâlbuki 1974 yılında eski bir cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar’a da Tabii Senatörlük teklif edilmiştir. Ama rahmetli Bayar bir demokrasi dersi vererek, ‘ben ömrüm boyunca demokrasi için mücadele ettim, demokrasilerde tabii senatörlük yoktur’, demiş ve bu teklifi ret etmiştir.
            -Birçok 27 Mayısçı darbelerinden bir süre sonra anılarını yazdılar. Anılarından öğrendiğimize göre, bu subaylar darbe hazırlıklarına 1955 yılında başlamışlar, Orhan Erkanlı. Hatta Binbaşı Muzaffer Karan, darbe hazırlıkları için 1954’den bahseder. Karan, 1954’den itibaren Bayar, Menderes ve ekibinin yanlış yola saptıklarını, siyasi ihtiraslarından başka bir şey düşünmediklerini ve Atatürk’e düşman olduklarını fark etmiş’ Gerçekten trajik-komik 1954 öyle bir yıl ki, genel seçimler yapılmış ve DP % 58,7 oy oranı ile Meclis sandalyelerinin yüzde doksanını almış, tarımda üretim patlaması var. 1950 öncesi ülkede açlık varken bu tarihte tarımda ihracata başlıyoruz. Ve bizim efendiler, bir takım paranoyalarla darbe hazırlıklarına başlıyorlar. Kanun için kanunsuz darbe hazırlıkları!
            -Demokrat Partili milletvekili, bakan, dönemin bürokratlarının Yassıada’ya sevkiyatları tam bir felakettir. Demokrat Partililer ve DP’ye yakın olduğu düşünülen bürokrat, iş adamı, hatta asker; darbecilerin ve destekçilerinin oluşturduğu, alkol kokan ölüm koridorlarından tekme, sille, tokat, yumruk, tükürük, yerlerde sürükleme, kravatı ile boğmaya çalışma, hakaretler arasında geçmişlerdir. Anılardan öğrendiğimiz bu sahneler dayanılır gibi değildir. Hele Yassıada yaşantısı Nazileri aratmayacak zalimlikteki muhafız subayların eziyeti altında geçmiştir. Yassıada’da rahmetli babam dâhil 10 kişi hayatını kaybetmiştir. Ölen herkese ya intihar ya kalp krizi raporu verilmiştir. Naaşlar yara bere içindedir. Yassıada’ya sevk edilmeden Ankara Harp Okulunda pencereden betona çakılan ve ölen Dahiliye Vekilimiz Namık Gedik için de intihar etti dediler. Ama kızı Ayla Gedik, ‘hayır döverek pencereden attılar’ diyor ve ekliyor. Naaşı bize gösterilmeden defin edildi diyor. Keza rahmetli babam İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da adanın Bizanslardan kalma zindanına ağır şekilde dövülerek atılmış ve orada ölmüştür. Babam için de kalp krizi geçirdi dediler. Türk halkını temsil eden, seçilmiş Başvekil Adnan Menderes Yassıada’da dövülmüştür. Celal Bayar’ın avukatı Gültekin Başak’ın önünde cereyan eden olay bir insanlık dramıdır. Atatürk’ün iktisat vekili, başvekili, Türkiye Cumhuriyetinin 10 yıl cumhurbaşkanı Celal Bayar gördüğü aşağılayıcı muameleler sonunda intihar girişiminde bulunmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtının yasal zeminini oluşturan, Türkiye’yi garantör yapan Londra ve Zurih anlaşmalarının mimarı Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu da Yassıada’da dövülmüştür. Maliye Bakanımız Hasan Polatkan’a düzmece Yassıada Mahkemelerinde savunması dahi yaptırılmamıştır. Celsenin son 10 dakikasında Baş yargıç Salim Başol Polatkan’ı çağırıyor ve kısa keserek savunmanı yap diyor. Polatkan celsenin bitimine 10 dakika var, hazırladığım savunmam için bu süre yetersiz deyince. Başol azarlar tondaki konuşmasıyla, ‘Sen zaten çok konuştun, kısa kes’ diyor. Polatkan, idamla yargılandığım bir davada savunmamı yapmayayım mı? Deyince. Başol, yapmazsan yapma, geç yerine diyor ve savunmayı yaptırmıyor.
            Rahmetli Samet Ağaoğlu anılarında yazmış, ‘Yassıada’da yapılanlar Türk’ün Türk’e yapacağı iş değildir.’ Gerçekten düşman olsa bu kadarını yapmazdı. Yassıada Mahkemeleri kararları, İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insanın ölümüne sebep olan Hitler ve arkadaşlarının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinin kararlarını da geçmiştir. Nürnberg’de 12 idam, Yassıada’da 15 idam kararı verilmiştir. Müebbetler, idamlar dâhil kararlar, gerekçesiz sanıkların yüzlerine okunmuştur. Empati yapalım idama mahkûm olduğunuzu söylüyorlar fakat sebebini ve suçunuzu söylemiyorlar. 146/1 Anayasayı İhlal gibi muğlak, anlaşılmaz, yetersiz, geçiştirici bir ifade ile idama gidiyorsunuz.
            Bu öyle bir mahkeme ki, hukuk skandallarıyla dolu! Diyorlar ki, Topkapı’da İnönü’yü öldürmek istediniz, niyetiniz buydu. Topkapı’da İnönü’nün arabasında bulunan Kasım Gülek, nümayişler vardı ama öldürmek gibi bir niyetleri olduğunu, elimi vicdanıma koyarak kabul edemem diyor. Bu sözler hiç fayda etmiyor. Menderes’in avukatı rahmetli Burhan Apaydın, ‘o halde İnönü’yü çağırıp kendisine soralım, diyor. Salim Başol’un cevabı, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti buraya çağırmak haddinize mi!’ Bu nasıl bir mahkemedir. Yassıada’da Demokrat Partilileri hukuksuzlukla, meşruluğunu yitirmekle suçlayan hâkimler, savcılar sürekli hukuksuzluk üstüne hukuksuzluk yapmışlardır. Devlet Bakanı Samet Ağaoğlu diyor ki, yıllarca bizimle beraber olan, birçok kararımıza bizimle birlikte imza atan Fethi Çelikbaş niye sanıklar arasında değil?’ Salim Başol’un ağzından kaçırdığı cevabı, Yassıada Mahkemelerinin karakterini açıkça ortaya koymuştur. Başol,
            “Onu ben bilemem, sizi buraya tıkan kuvvet böyle istemiş’
            Baştan beri DP içinde bulunan Fethi Çelikbaş DP Hükümeti ile birlikte birçok kanuna imza atmış, ancak daha sonra DP’den ayrılmış Hürriyet Partisinin kurucularından olmuş, sonunda CHP’ye geçmiş bir siyasetçi.
            Darbeye takaddüm eden günlerde Gürsel’in, Savunma Bakanı Ethem Menderes’e yazdığı bir mektup var. Bu mektupta Gürsel bir takım önerilerde bulunuyor ve halkın Menderes’i sevdiğini ve onun cumhurbaşkanı olmasının hayırlı olacağından bahsediyor. Yassıada’da mahkemeler devam ederken Orgeneral Cemal Gürsel cumhurbaşkanı makamındadır., Burhan Apaydın Menderes’i kurtarma ihtimali olan Gürsel’in mektubunun mahkemede okunmasını istiyor. Olayı ben bizzat rahmetli Apaydından dinledim.
            “Ben mektubun okunmasını talep edince, Menderes dışarı çıkarıldı ve hırpalanmış bir şekilde geri döndü. Söz aldı mektubun okunmasına karşı çıktı. Sonradan öğreniyorum ki, Menderes’e bu talepte ısrar ederseniz sende, avukatın da berhava olursunu, demişler”
            Rahmetli Apaydın bu kelimenin üstüne basa basa 2-3 kere tekrarladı berhava. Sonradan Gürsel’in mektubu, Menderes için söylediği sözler çıkartılarak yayımlandı.
            -İdama mahkûm ettikleri Menderes’e infazdan 4-5 saat önce anüsten prostat muayenesi (rektal tuşe) yapılması inanılır gibi değil. Bu uygulamanın tek sebebi olabilir, o da Menderes’i aşağılamaya devam. Bu muayeneyi odadaki ses kayıtlarının satılması ve Nazlı Ilıcak tarafından alınması sayesinde öğreniyoruz. Darbeciler Yassıada’da DP’lilerle ilgili çekebildikleri resimleri gazetecilere yüklü bir para karşılığı satmışlardır. İşte bu bakımdan 27 Mayısçı cunta bir çetedir diyoruz. Zaten TDK sözlüğünde cuntanın karşılığı çetedir.
            Menderes’i silah zoruyla Yassıada’ya tıkıyorlar, ağır zulüm yapıyorlar, düzmece bir mahkemede göye yargılıyorlar ve İmralı adasında asarak öldürüyorlar. Sonra da evine icra memuru gönderiyorlar. İp parası, kefen parası, Yassıada’da yenen yemeklerin parası ve cellat parasını icra kağıdı ile istiyorlar ve rahmetli Aydın Menderes’ten alıyorlar. İmralı hapishane müdürü Ahmet Acarol, İmralı belgeselinde anlatıyor.
            ‘En son infaz edildikten sonra Menderes’in naaşını ben gördüm, yani yıkanıp kefenlenirken başındaydım. Göğsünde bir değil, iki değil 5 değil birçok kabuk bağlamış yara vardı. Vücudunda sigara söndürmüşler.’
            Rahmetli Acarol’un, yemin ederek anlattığı bu ifadelerini kendi sesinden, görüntülü youtube da bulabilirsiniz (İmralı Belgeseli).
            27 Mayıs Darbesi, Yassıada zulmü, işkenceler, zindanda ölümler, infazlar yani cinayetler ne yazık ki, cezasız kalmıştır. 27 Mayıs yargılanmalıdır. Bunu asla kin, hınç ve öfke ile söylemiyorum, adalet için söylüyorum. İlahi Adalet çok şükür tecelli ediyor. Ama dünyadaki adaletin de tecelli etmesi lazım diye düşünüyorum. Hepsinden önemlisi ibret alınmasıdır. Çünkü 27 Mayıs Darbesi her yönüyle ülkemize büyük zararlar verdi. 1961 Anayasası derler. Bu Anayasa ülkemizin iyice karışmasına sebep olmuştur. İşçiler grev üstüne grev yapmışlar, sokaklara dökülmüşler, anarşi yaratmışlar ve ülke 9 Mart Cuntası, ardından 1 Mart Muhtırasına, oradan da 12 Eylül Darbesine sürüklenmiştir. Yine 27 Mayıs tortu olarak siyasal yaşamımızda, sandıktan ümidi olmayanlar için, askeri kullanarak, sokak olayları yaratarak iktidara gelme yolları arama yozlaşmasını bazı kafalara sokmuştur. Yani sandık dışı çarelerle iktidara gelme yollarını arama yozlaşması. Küçüğün büyüne başkaldırması yozlaşması da 27 Mayıs ile ortaya çıkmıştır. Zira 27 Mayıs da ast üstünü hırpalamıştır, teğmenler, yüzbaşılar, binbaşılar; komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını (Orgeneral Rüştü Erdelhun) ite kaka, tutuklayıp Yassıada’ya tıkmışlardır. Hepsinden beteri 27 Mayıs’tan sonra ülkemizde darbeler silsilesi başlamıştır. Hedefine ulaşan veya ulaşamayan 10’dan fazla darbe ve girişimi vardır. Siyasi liderlerimiz, 27 Mayıs’ın etkisiyle uzun zaman komutanların onaylamadığı hiçbir işi yapamadılar. Geçen sürede, örneğin bir kanun çıkacakken eğer bir kuvvet komutanı veya Genel Kurmay Başkanı aba altından sopa gösterirse, gözlerinin önünden ipte sallanan Menderes ve arkadaşlarının görüntüsü gitmemiş olan siyasiler derhal vaz geçiyor, şapkasını alıp gidiyorlardı. Yani 27 Mayıs askeri siyasete çekmiştir. Hâlbuki siyaset askerlikten bambaşka bir iştir. Kışlaya, camiye ve üniversiteye siyaset girmemelidir. Babalarımız, amcalarımız, kardeşlerimiz, çocuklarımızdan meydana gelen ordumuzun itibari, gücü kuvveti, caydırıcılığı, yaşamakta olduğumuz kritik jeopolitik bölgede son derece önemlidir. Siyaset orduyu yıpratır.
            Demokrasimizi tahrip eden, insan haklarını hiçe sayan, seçilmişlerden meydana gelen TBMM’nin kapısına kilit vuran 27 Mayıs’ı bayram ilan ettiler. Adı da ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ oldu.      
Hayatta olan bazı 27 Mayısçı subayların hala kahraman devrimciler gibi dolaştıklarını üzüntüyle duyuyorum. 15 Temmuz Darbecileri eğer muvaffak olsalardı.  Öldürdükleri 249 vatandaşımıza daha birçok ilave olacaktı. Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere, düşman addettikleri devlet adamı, işadamı, bürokrat, gazeteci birçok kişiyi öldürmek için kanunlar ihdas edecekler, belki Anayasayı değiştirecekler, yani kitabına uyduracaklar ve meşrulaşmaya çalışacaklardı. 27 Mayısçılar da böyle meşrulaşmaya çalışmadı mı? 27 Mayısçılar okul ders kitaplarına, kendilerini öven, haklı çıkaran, meşrulaştıran, buna karşılık DP, Bayar ve Menderes’i kötüleyen, hain, hırsız ilan eden konuları ders olarak soktular. Bu dersler 1980 darbesine kadar 20 sene okutuldu ve bir neslin beyni yıkanmaya çalışıldı. Hala bu derslerin etkisinde olan rahmetli Menderes’i, Bayar’ı kötü zanneden, DP’yi ülkeye zarar vermiş bir parti olarak gören insanlar vardır. Çocuk yaşta kafalara sokulan bilgiler çok etkili olur. Örneğin bu gün yurt dışına kaçmış olan ve yargılanmak için ülkeye dönmeyen Can Dündar Mustafa Kemal’in anlatıldığı bir ‘Mustafa Belgeseli’ yapıyor. 1932’den sonra sürekli Atatürk’ün yanında olan, Atatürk’ün İktisat Vekili, Başvekili Celal Bayar’ın belgeselde bir tek görüntüsü yok ve adı geçmiyor. Hâlbuki Mustafa Kemal Atatürk Başvekil İsmet İnönü’yü görevden alıyor ve yerine Celal Bayar’ı geçiriyor ve çok da memnundur. Bir plak var, bir yemekte Atatürk kendi sesinden Bayar’ı övmektedir. Yine televizyonlarda bir süre önce Anadolu Sigortanın görüntülü reklamı yayımlanıyordu. Ama Celal Bayar’ın yine adı geçmiyor. Hâlbuki Bayar, İş Bankasının, Anadolu Sigortanın kurucusudur. İşte bütün bunlar o 20 senelik propagandanın etkisidir. 
            Geçen sürede Devletimiz Anıt Mezarları yaptı, Demokrat Partililer için iade-i itibar yapıldı, çok şükür. Ama 27 Mayıs bütünüyle, aktörleriyle masa yatırılıp, yargılanmadı. Sayın Nimet Baş’ın yönettiği Meclis İnsan Hakları Komisyonunun bir çalışması oldu. Ama bizi dinlemediler bile. Sonuç raporunu okudum ve üzüldüm..
            Şunu unutmayalım ki, insan haklarında zaman aşımı yoktur. Gıyabında da olsa 27 Mayıs yargılaması yapılabilir.
            Hasan Emre Oktay, Mayıs 2017 Fenerbahçe