12 Eylül 2017 Salı

Yaman bir çelişki, müthiş bir ironi! Bütün 27 Mayıs'çılar 12 Eylül karşıtı. Çünkü 27 Mayıs bedhahların kalkışması; 12 Eylül ise, hukuki ve ahlâki emir-kademe zincirine uygun olarak yapılan vatana ihanet, terör ve tedhişe karşı milli refleks, yasal direniş ve meşru müdahaledir.

“12 EYLÜL 1980 MEŞRU MÜDAHALESİ VE NEFSİ MÜDAFAA’NIN 37. SENE-İ DEVRİYESİ ANISINA”
27 MAYIS’IN UNUTTURULMUŞ BİR KURBANI “DEMOKRAT PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ” DR. ZAKAR TARVER’İ HATIRLAMAK!..
(AGOS, 26.05.2013GÜNCEL)
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs’ta tutuklanarak, Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günleri şöyle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler.”
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in bir yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış, zaten kendisi hassas bir insandı. Annesinden gazeteleri sakladık, oğlunun ölüm haberini gazeteden almasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
EMRE ERTANİ emreertani@agos.com.tr
27 Mayıs 1960’ta yaşanan askeri müdahale Demokrat Parti iktidarına son verirken, Türkiye’de on yılda bir yaşanacak darbeler döneminin de başlangıcı oldu. Ordu, 27 Mayıs darbesiyle siyasete el koydu, iktidarı gasp etti, seçimle ve çoğunluğun oyuyla iktidarda bulunan Demokrat Parti’yi devirdi. Yassıada’da görülen ‘Anayasa’yı ihlal’ davası, vatana ihanet suçlamasıyla açılmıştı.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’le birlikte, 401’i milletvekili olmak üzere, 500’den fazla Demokrat Partili, darbecilerin kurduğu mahkemelerde sanık oldu ve yargılandı. Davanın vatana ihanet suçlamasıyla açılmasının sebebi, cumhurbaşkanının ancak vatana ihanet suçu kapsamında sorumlu tutulabilmesi ve yargı önüne çıkarılabilmesiydi. O tarihte 78 yaşında olan Celal Bayar’ın idam cezasına çarptırılabilmesi için gereken ‘hukuki’ zemin, Türk Ceza Kanunu’ndaki 65 yaş sınırının kaldırılmasıyla hazırlanmıştı. Darbeciler ve yandaşları 27 Mayıs askeri darbesini bir ‘devrim’ olarak adlandırmıştı. 27 Mayıs darbesi, 1963’te, İsmet İnönü hükümeti tarafından ‘Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ adıyla resmi bayram ilan edilerek kutlanmaya başladı. 27 Mayıs okul kitaplarına alınarak, 1960’tan 1983’e kadar çocuklara bir ‘devrim’ olarak okutuldu.
Lideri idam edilmiş bir siyasi geleneğin devamı olan ve Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, ne ironiktir ki, 12 Mart’ta darbecileri desteklemişti. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararına ilişkin Meclis görüşmelerinde Süleyman Demirel sıralara vurarak “Üç isteriz” diye bağırmış, 27 Mayıs’ta asılan üç siyasetçiye karşı üç gencin idam edilmesi yönünde oy kullanmıştı.
Cuntanın yaptığı 27 Mayıs darbesi çok yakın bir tarihe kadar kendine aydın-solcu diyen insanlar tarafından bile ‘devrim’ olarak kabul edilmekteydi. Ancak son yıllarda darbecilik tartışmaları 27 Mayıs’ın da yoğun bir şekilde konuşulmasını sağladı. O tarihlerde yaşananlar, acı hikâyeler anlatılmaya, yazılıp çizilmeye başladı. Genç Siviller gibi girişimler ve demokrat aydınlar 27 Mayıs konusunda bir farkındalık yaratarak, o dönem yaşanan acıları ve hukuksuzlukları gözler önüne serdiler.
27 Mayıs darbesinin kurbanları denince akla ilk olarak idam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan gelir. Ancak bu darbenin kurbanları sadece onlar değildi. Yassıada’ya götürülenlerden 10 milletvekili ve bürokrat işkence sonucu hayatını kaybetti. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Lütfi Kırdar, duruşma sırasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Yusuf Salman, Lütfü Şaylan, Gazi Yiğitbaşı, Emekli Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut, Yümnü Üresin ve Kenan Yılmaz, Anayasa davasında yargılanırken, Yassıada’da vefat ettiler. İçişleri Bakanı Namık Gedik, Ankara’da Harp Okulu’nda hayatını kaybetti, ölüm nedeni ‘intihar’ olarak açıklandı. Herkesin ortasında askerlerden dayak yemeyi gururuna yediremeyen Cemil Keleşoğlu bileklerini keserek intihar etti. İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay da 30 Eylül 1960’da, işkence sonucu hayatını kaybetti.
27 MAYIS’TA MARUZ KALDIĞI MUAMELE SONUCU ÖLEN POLİTİKACILARDAN BİRİ DE ERMENİ’YDİ.
Demokrat Parti İstanbul Milletvekili ve Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nin eski başhekimlerinden ve Türkiye’nin ilk radyologlarından Zakar Tarver de 27 Mayıs’ın işkence sonucu ölen kurbanlarından biri oldu. Tarver 27 Mayıs’ta tutuklanmıştı. Yassıada’da hayatını kaybeden Tarver’in ölüm nedeni kayıtlara “kalp krizi” olarak geçti. Ancak dönemin tanıkları, milletvekilinin gerçek ölüm nedeninin farklı olduğunu söylüyor. Anlatılanlara göre, Tarver bir askerin çelme takması sonucu düştükten sonra darp edildi ve hayatını kaybetti.
Tarver’in yaşadıkları 27 Mayıs’ın bilinmeyen hikâyeleri arasında yer alıyor. Bugüne dek bu konu üzerine kayda değer ne bir haber ne de bir yazı yayımlandı. Tarver’in hikâyesini merak edip araştırmaya başladığımızda, bu talihsiz ölümün izini sürmenin çok da zor olmayacağını düşünüyorduk. Bu kadar değerli bir bilim insanı ve dönemin önemli bir siyasi aktörü hakkındaki bilgilere kolaylıkla ulaşabileceğimizi sanıyorduk. Ancak araştırmaya başlar başlamaz gördük ki küçücük bir bilgi kırıntısına ulaşmak dahi bir hayli zor olacak. Türkçe gazeteler de, Ermenice gazeteler de, Zaker Tarver’in ölüm haberini, Sıkıyönetim Komutanlığı’nın yayımladığı açıklamayla vermiş ve ölümün kalp krizi sonucu olduğunu yazmışlar. Tarver’in, binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşen ve bir tür darbe karşıtı sessiz gösteri olduğu anlatılan cenaze töreni, gazetelerde haber dahi olmamış.
Zakar Tarver, Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda yatıyor. Bugün onun hikâyesini anlatabilecek pek kimse kalmadı. 27 Mayıs darbesi üzerine yaptıkları çalışmalarla bilinen Emine Gürsoy Naskali ve H. Emre Oktay, Yassıada’yı yaşamış olanlardan dinlediklerinden yola çıkarak Tarver’in ölümünün askerlerin kendisine reva gördüğü muameleyle ilgili olduğunu söylüyor. Emine Gürsoy Naskali, Yassıada sanıklarından, Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu. H. Emre Oktay ise, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Faruk Oktay’ın oğlu. Tarver ailesinin üyelerini bulma çabamız ne yazık ki olumlu bir sonuç vermedi. Ailenin yakınlarından birine ulaşabildik, ancak o da yaşadıklarını anlatmaktan çekindi ve yalnızca, doktorun ölümüne kadar olan süreç hakkında kısa bilgiler verdi. Tarver’in ölümü ve cenaze töreni hakkındaki sorularımızı ise, gözyaşları içinde kaldığı için, yanıtsız bıraktı. Bu durum, 27 Mayıs sonrasında yaşanan korkunun, Tarver ailesi ve genel olarak Türkiyeli Ermeniler üzerinde yarattığı travmanın bir yansıması.
Dr. Zakar Tarver kimdir
DEMOKRAT PARTİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ZAKAR TARVER’İN KABRİ BALIKLI ERMENİ MEZARLIĞI’NDA BULUYNUYOR
Zakar Tarver’in asıl adı Rupen Zakar Zakaryan’dı. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra Zakar Tarver adını aldı. 1894’te, o zamanlar yaklaşık 5 bin 500 kişilik bir Ermeni nüfusa sahip olan Eğin’de (bugünkü Kemaliye) dünyaya geldi. Doğduğunda, annesi Yevkine 16 yaşındaydı. Babası Ohan Zakaryan, manifaturacılık yapıyordu. 1895’te, Eğin’de Ermenilere yönelik saldırılar sırasında Zakaryan ailesinin evi ve dükkânı yakıldı. Kendi memleketinde can güvenliği ve barınacak yeri kalmayan aile İstanbul’a göç etti. Zakar Tarver Bey’in babası Ohan Zakaryan, manifatura dükkânına gelip giden doktorlardan çok etkilendiği için “Oğlum okursa doktor yapacağım” diyordu. Nitekim öyle oldu. İlkokulu İstanbul Makriköy’deki (Bakırköy) Bezazyan’da, ortaokulu da Bahçecik Amerikan Koleji’nde okuyan Zakar Tarver, 1917’de, o zamanlar Haydarpaşa’da bulunan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Bölümü’nden başarıyla mezun oldu.
Zakar Zakaryan, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yaptı. O dönemde Anadolu Ermenileri tehcir ve katliamlarla karşı karşıyaydı. Tarver’in nerede görev yaptığını bilmiyoruz. Osmanlı ordusundaki pek çok Ermeni er, amele taburlarında hayatını kaybetmişti. Ancak subay olanların hayatta kalma şansları nispeten yüksekti. Tarver de onlardan biri oldu. Radyoloji alanında uzmanlaşmak için Fransa’ya giden Zakar Zakaryan, 1919-1922 yılları arasında Maria Curie’nin yanında asistanlık yaptı. Dönemin ünlü tıp profesörlerindan eğitim alan Zakar Tarver, önemli sağlık kurumlarında çalıştı. İstanbul’a ilk röntgen cihazını o getirdi. Bir süre Surp Pırgiç Hastanesi’nde radyolog olarak çalıştı. Uluslararası Radyoloji Derneği üyesi olan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa’da birçok konferansa katılan Tarver, Türkiye’de tıp biliminin gelişimine önemli katkılarda bulundu. Yedikule Surp Pırgiç Hastanesi’nde,1923-1925 ve 1927-1933 yılları arasında Radyoloji Kliniği Şefi; 1948-1955 yılları arasında ise başhekim olarak görev yaptı. Hastanede pek çok yeniliğe imza atan Tarver, bugün de devam eden Surp Pırgiç dergisinin yayımlanmasını sağladı.
‘R. Zakaryan’ ve ‘Z. Kar’ mahlaslarıyla Ermenice öyküler ve yazılar yazdı. Ermenice ve Türkçenin yanında Fransızca, Almanca ve Rusça biliyordu. Hayatının büyük bir bölümünü okumaya vakfeden doktorun, çok büyük bir kütüphanesi vardı. Doktor Tarver, İkinci Dünya Savaşı yıllarında gayrimüslimlerin toplu halde askere alındığı Yirmi Sınıf İhtiyat Askerliği kapsamında, 48 yaşındayken ikinci kez askere gitmek zorunda kaldı; 1942-1943 yıllarında Sivas’ta yüzbaşı rütbesiyle yedek subay olarak görev yaptı. Böylece, her iki dünya savaşı sırasında da askerlik yapmış oldu. Tek parti iktidarı döneminde CHP’nin Varlık Vergisi ve Yirmi Sınıf İhtiyat Askerlik gibi ayrımcı uygulamalarını bizzat yaşayan Tarver’in, çok partili dönemde neden Demokrat Parti’de siyaset yapmayı tercih ettiği sorusunun yanıtını da bu deneyimlerde aramak gerekir sanırız.
Siyasete ilk olarak İstanbul Belediyesi’nde Meclis üyesi olarak girdi. İsmini vermek istemeyen bir yakınının deyimiyle, “Günümüzde milletvekili olmak için paralar saçılırken, o, çevresindekilerin yoğun ısrarları kıramayarak” aday oldu ve 1954’te milletvekili seçildi.
Milletvekili Zakar Tarver, 27 Mayıs Darbesi’nde tutuklanarak, pek çok parti arkadaşı ve bürokratla birlikte, camları gazete yapıştırılarak kapatılmış bir gemiyle Yassıada’ya götürüldü. Kısa bir süre sonra da ölüm haberi geldi. Tarver’in yakını, o günlerde yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor: “19 Eylül’de ailesine haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Cenazesini Gülhane’deki Adli Tıbba götürmüşler. O tarihte Adli Tıp Gülhane’deydi. Zakar Bey’in bütün vücudu mosmordu. Belli ki çok dövmüşler. ‘Menderes’e bile neler yaptılar, kim bilir bu gâvura neler yapmışlardır’ diye düşündük. Yaşlı olduğu için dayanamamış... Zaten hassas bir insandı. Gazeteleri annesinden sakladık, oğlunun ölüm haberini okumasın diye. ‘Asker gazeteleri yasakladı’ dedik. Sonra duyunca annesi yıkıldı, çok acı çekti.”
ÜÇÜNCÜ CUMHURBAŞKANI CELAL BAYAR’IN TORUNU PROF. EMİNE GÜRSOY NASKALİ DE, YASSIADA’DA YAŞANANLARI ŞU SÖZLERLE ANLATIYOR:
“O yıl ben 10 yaşındaydım. İzmir’de annem, anneannem ve kız kardeşlerimle ev hapsindeydim. Darbeden sonra, davalar başlayana kadar hiç kimseyle temasımız olamadı, o sebeple Zakar Bey’in cenazesine katılamadım. Zakar Bey’in, Yassıada’ya götürülürken gemiye bineceği veya gemiden ineceği sırada görevli subay tarafından itilip düşürüldüğü, başını çarptığı ve darp edildiği anlatıldı. Ölümüne bu hadise sebep olmuş. Beyin kanaması olmuş, revire kaldırılmış. Bu olayı ben annemden dinledim. ‘Öyle olduğunu nasıl kanıtlarız, bunu anlatacak şahidimiz var mı?’ diye sormuştum anneme. Zakar Bey’le birlikte Yassıada’ya götürülenler hadiseyi o yıllarda bu şekilde anlatmışlar. Yani oradakilerin hepsi şahit. Aynı grup içinde bulunanlar görmüşler ve hadiseyi böyle anlatmışlar.”
TARVER’İN 6-7 EYLÜL OLAYLARINA İLİŞKİN MECLİS KONUŞMASI
Dr. Zakar Tarver’in 6-7 Eylül olayları sonrasında TBMM kürsüsünden yaptığı bir konuşma, onun, Cumhuriyet’in azınlıklar için çizdiği ‘sadık gayrimüslim vatandaş’ portresinin tipik bir örneği olduğunu gösteriyor. Ancak, “Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyet üzülen insanlardan mürekkeptir” diyen Tarver’in bu duruşu bile, 27 Mayıs sonrasında Yassıada’da ‘Ermeni milletvekili’ olarak özel bir muameleye tabi tutulmasına engel olamadı. Muhterem Arkadaşlarım, memleket büyük bir felakete maruz kalmıştır. Bu vandalizmi işleyenler teşhis edilmiştir. Milli hayatımıza kasteden kuvvetin başka kisvelere bürünerek caniyane tasavvurlarının tahakkukuna uğraştığını görüyoruz. Binaenaleyh ilk vazifemiz bu kisveleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Bunlar nedir?
HENÜZ BAZI GERİ KAFALI DİMAĞLARDA MEVCUT MÜSLİM-GAYRİMÜSLİM AYRILIĞI…
Bu felakete maruz kalan azınlığa karşı Sayın Başvekilimizin sempatisine, şahsen şahidim. Delillerini de verebilirim. Örfi idare ilan edilmiştir. Eminim ki bu Vandalizm’i işleyenlere, vazifelerinde tekâsül gösterenlere kanun müstahak oldukları cezayı verecektir ve mağdur olanlara, bilhassa küçük esnafa Devlet her nevi yardımı yapacaktır. Ancak saltanat ve halifelik devirlerinden kalma bir zihniyetin izleri mevcuttur. Bazı örümcek bağlamış kafalar, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğunu henüz anlamamış bulunuyorlar. Artık bu memlekette dini faikıyetin değil ancak ve ancak istidat ve kabiliyet önünde bütün kapıların açık olduğunu daha görememiş olanlar vardır.
Din bir vicdan işidir (...) Türkiye’yi temsil eden bütün unsurlar şüphesiz ki, hepsi Türktür. Aynı eşit muameleye tabidir (...) Memleketimizde yaşayan ufacık gayrimüslim azınlık mukadderatını bu memleketin mukadderatına bağlamış, bu memleketin iyiliğine candan sevinen ve maazallah felaketine de samimiyetle üzülen insanlardan mürekkeptir. Asırlardan beridir Türkiye’de yaşayan Ermeni azınlığın ifa edegeldikleri hizmetler cümlenin malumudur (...) Dosta ve düşmana karşı bizleri utandıracak olan son Vandalizm’i gösterileri dolayısıyla azınlıkların bu samimi duygularını bu kürsüden belirtme memleketin yüksek menfaatlerine uygun olacağı kanaatindeyim. Allah bu memleketi korusun.
‘YASSIADA CEHENNEMİ’NDEN NOTLAR
HASAN EMRE OKTAY
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma bir şey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
Emekli psikolog H. Emre Oktay, 27 Mayıs darbesi öncesinde İstanbul Emniyet Müdürü olan Faruk Oktay’ın oğlu. Darbe yapıldığında, Faruk Oktay, Demokrat Parti yanlısı olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Zakar Tarver’in ölümünden 11 gün sonra, 30 Eylül 1960’ta, Faruk Oktay’ın ölüm haberi ailesine ulaştırıldı. H. Emre Oktay o sırada 12 yaşındaydı. Aile, darbenin yoğun baskı ortamında, bu acı olayın yasını dahi gerektiği gibi tutamadı. H. Emre Oktay’la, babasının ölümünü, ailesinin yaşadıklarını ve Zakar Tarver’i konuştuk. Onun yaşadıkları, Tarver ailesinin anlatılamayan hikâyesi hakkında da bir fikir veriyor.
CHP DÖNEMİNDE GAYRİMÜSLİMLER TEDİRGİNDİ
Demokrat Parti (DP) 1950’de iktidara geldi. DP’den önce Tek Parti dönemi vardı. Tek parti döneminde, gayrimüslimler ve iktidar, yani İnönü’nün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında bir gerginlik vardı. Varlık Vergisi çok sıkıntılar yaratmıştı, Yirmi Sınıf Askerlik vardı. Varlık Vergisi’ni veremeyenlerin borcuna önce faiz yükleniyor, daha sonra bu kişiler Aşkale’ye, çalışma kampına gönderiliyordu. Bir de Sirkeci’de çalışma kampı kurmuşlardı, oraya da gönderilenler oldu. Milli Şef İnönü, Almanların uygulamalarına özenmişti. Gayrimüslimlere silahlı eğitim yaptırmıyorlar, onları yol yapım işinde çalıştırıyorlardı. Demokrat Parti iktidara gelince, gayrimüslimlerle CHP arasındaki gerginlik ortadan kalktı. Meclis’te Musevi, Rum, Ermeni milletvekilleri görmeye başladık. Zakar Tarver de bunlardan biriydi. 1950’de DP iktidara gelince azınlıklarla ilişkiler normalleşti.
BABAMI ALMAYA TANKLA GELDİLER
27 Mayıs darbesi yapıldığı zaman babam İstanbul Emniyet Müdürü’ydü. O dönem Nişantaşı Valikonağı Caddesi’ndeki Hayat Apartmanı’nda oturuyorduk. Evin önüne, üzerinde bir top olan tank ve tam teçhizatlı iki cemse (askeri kamyon) asker geldi. Cemsenin projektörleri yandı, askerler evi çevirdiler. Evde ben, ağabeyim, annem ve babam var. Ben 12 yaşındayım, ağabeyim 14 yaşında; yani öyle tankla, topla, iki kamyon askerle gelmeyi gerektirecek bir durum yok. Sanki babamın milis kuvvetleri varmış gibi geldiler. Birden böyle bir baskın olunca çok korktuk tabii. Tankın topu evimizin camına çevrildi, o kadar çok askeri görünce şok olduk. Eve iki asker geldi, “Beyefendiyi karargâha götüreceğiz” dediler. Babam üzerini değişti, götürdüler.
İLAÇLARINI VERMEDİLER
Babamı Davutpaşa Kışlası’na götürmüşler. Düzenli almak zorunda olduğu ilaçlar vardı. Tansiyon ve kalp hastasıydı. İlaçlarını annem, ağabeyime verdi babama götürmesi için. Ağabeyim kışladan döndü bembeyaz bir suratla. “Ne oldu?” diye sordu annem. Genç bir subay eline vurmuş, ilaçları yere atmış, “Burası hastane mi? Defol git!” demiş. Şimdi Balyoz’da, Ergenekon’da tutuklananlar GATA’ya gidiyorlar, çok iyi şartlar altındalar. Ondan sonra babamı Yassıada’ya götürdüler. 500’den fazla kişi götürülmüş adaya, ve Zakar Tarver, Başbakan Menderes, bakanlar, diğer milletvekilleri, bürokratlar, inanılmaz kötü bir muameleye maruz kalmışlar.
HERKESİ SUSTURDULAR
İlk ölen, İçişleri Bakanı Namık Gedik oldu. Darbeden üç gün sonra, henüz adaya götürülmeden, Harp Okulu’nda öldü. “İntihar etti” dendi. 19 Eylül’de Yassıada’dan haber geldi, Zakar Tarver öldü diye. Nasıl öldü peki? “Kalp krizi”nden öldü dendi. Rapor falan yok tabii ortada. O döneme ait kayıt, evrak yok. Olamaz da zaten, her şeyi toplayıp el koydular.
TEDBİRLER KANUNU VARDI.
O dönem herkes sinmiş vaziyette, herkes korkuyor, “Aman başıma birşey gelmesin” diye. Bizim akrabalarımız evimize gelmediler. Dayılar, halalar, teyzeler korkularından bize selam bile vermediler. Çok korkunç bir ortamdı. Zakar Bey’den 11 gün sonra 30 Eylül’de babam Faruk Oktay öldü. Yassıada çok kötü olayların yaşandığı bir cehennem. 27 Mayıs darbesi dendiği zaman herkesin aklına üç infaz gelir, halbuki Yassıada’da on kişi öldü. Yassıada’nın bir komutanı var, Yarbay Tarık Güryay. Nazi esir kampındaki gestapolardan farkı olmayan bir adam. Gazeteci Turan Dilligil o zaman bir kitap yazmıştı Tarık Güryay hakkında, adı ‘Allahsız Gardiyan’dı.
KİM BİLİR NELER YAPTILAR?
İstanbul Sıkıyönetim Komutanı darbecilerle birleşti. Ankara Sıkıyönetim Komutanı bunu yapmayı reddedince canına okudular Yassıada’da. Daha sonra babamın yanında kalan arkadaşlarından öğrendik, Yassıada’da Bizans döneminden kalma zindanlar varmış, bu zindanları kullanmışlar. Biz 2009 yılında adaya gittik. Zindanlar karşılıklı hücreler şeklinde, her hücre iki metreye iki metre genişliğinde. Ayağa kalkamazsınız, yere oturamazsınız. Yerde çamur ve su var.Bu zindanda babamı üç gün tutmuşlar. 16 Haziran 1960’ta Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Üyesi Lütfü Saylan öldü. Onun için de kalp krizi dediler. Kim bilir ne yaptılar adama. Kimse bilmiyor ki o zaman adada ne olup bitttiğini... Adanın etrafı tel örgülerle, askerle, gemilerle çevrili. O zaman hak arama diye bir şey yok. Biri gidip “Ne oluyor?” falan dese onu da tutuklarlar.
İnsan haklarının 27 Mayıs’taki kadar yok sayıldığı bir dönem olmamıştır. 27 Mayıs bir afet. Zaten bütün darbelerin temelinde o var. Çünkü 27 Mayıs çok kolay yapıldı ve yapanlar ceza görmediler. Yüz buldular, sonra darbeler başladı.1961’de Askeri Nizamname’yi kanuna çevirdiler, iç hizmet kanunu yaptılar. Nizamnamenin “Askerin görevi Cumhuriyeti kollamak, korumaktır” şeklindeki 35. maddesini kanunlaştırdılar ve buna dayanarak sürekli darbe yaptılar. 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan haricinde, 15’e yakın darbe teşebbüsü var.
50 KELİMELİK MEKTUPLAR
Tedbirler Kanunu vardı. 27 Mayıs aleyhinde imada bile bulunsanız, DP’yi övseniz beş yıl hapis cezası alıyordunuz. Herkesi susturmayı başardılar. O dönem darbeciler aleyhinde biri bir haber yapsa öldürürlerdi hemen. Alır götürürlerdi, bir daha da haber alamazdınız. Çok zalimdiler. Askere göre Demokrat Partili olmak demek vatan haini olmak demekti. Biz evimizdeki fotoğrafları bile yırttık. Sürekli baskın yaptılar. Celal Bayar’ın bile birçok evrakı kayboldu o dönem. Yassıada’ya yazılan mektuplar en fazla 50 kelimelik olabiliyordu, daha fazlasına izin yoktu. “Nasılsın, iyi misin, kazağa ihtiyacın var mı?”  sadece bu kadar yazabiliyorduk.
CENAZEYİ VERİRKEN DALGA GEÇTİLER
Babam tutuklandıktan dört ay sonra, 30 Eylül’de bir telefon geldi, annem açtı. “Kocanız öldü, cesedini Kasımpaşa Deniz Hastanesi morguna gönderdik, oradan alın” demişler. Bu kadar! Ne oldu, nasıl öldü, bir bilgi veren, açıklama yapan yok. Ağabeyim cenazeyi almak için hastaneye gitti. Hastanede iki subay gelmiş yanına, ilgili bir şekilde yaklaşmışlar. Ağabeyim “Faruk Oktay’ın cenazesini alacağım” demiş. “Hangi Faruk?” diye sormuş subaylar. Faruk adında bir subay ölmüş o günlerde, o zannediyorlar. Yassıada’da ölen Faruk Oktay olduğunu öğrenince dalga geçerek gidiyorlar. Cenazeyi ağabeyime iki er teslim ediyor.
Babamın göğsünde kocaman bir yara varmış. Yassıada’da kalan İstanbul Eski Valisi Ethem Yetkiner, “Hamama gittik, Faruk Oktay’ın vücudundaki yaraları görünce şaşkına döndük” diyor. Dövmüşler babamı. O dönem 28 Nisan olayları vardı. Öğrencileri sokağa döktüler. Öğrenciler her yana saldırdı. Sonra yüzlerce öğrenci öldü diye dedikodular çıkardılar. Güya öğrencilerin ölülerini kuyulara atmışlar, Et ve Balık Kurumu’nun buzluklarına atmışlar, kıyma makinalarından geçirip Konya asfaltının altına saklamışlar! Buna çocuklar bile güler fakat o zaman aydın geçinen insanlar inanıyorlardı.
SAHTE HÜRRİYET ŞEHİTLERİ
Babama adadaki sorgusunda “Ölüler nerde?” diye soruyorlar. Babam da “Hangi ölüler?” diyor. 28 Nisan’da Beyazıt’ta çıkan olaylarda sadece iki kişi ölmüş. Biri, tank üstünde slogan atan Nedim Özpolat; tank hareket edince, tankın altında kalarak ölüyor. Diğeri de Turan Emeksiz; nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla hayatını kaybediyor. Kurşun sekmiş, belli, çünkü Emeksiz’in vücudundan çıkan kurşun eğri. Yani kaza sonucu ölmüş. Sonra adını bir vapura verdiler Emeksiz’in.
Babama diyorlar ki, “Celal Bayar, Adnan Menderes sana ateş et emri verdi, öğrenciler öldü. Nerede ölüleri?” Babam, “Nerede bu öğrencilerin aileleri? Ölü falan yok. Bize kimse ateş emri vermedi, biz de ateş etmedik” diye cevap veriyor. Darbeden sonra ‘hürriyet şehidi’ diye beş kişiye daha merasim yaptılar. Onlar kim biliyor musunuz? Biri, darbeci subaylardan, Radyoevi’nin önünde, darbe yapılırken ölen İhsan Kalmaz. Onun adını da bir vapura verdiler. Bir başka ‘hürriyet şehidi’ de yanına çocuğunu almış, darbe oldu diye sevinirken askerler ateş ediyor, çocuğu ölüyor. Demokrat Partililer öldürmüş gibi tören yapıyorlar. Babama yöneltilen suçlama bu. “Söyle, ölüler nerde?” diyerek dövüyorlar babamı. Zaten ilaçlarını da vermemişlerdi. Babamı kaybetmemiz böyle oldu.
AĞABEYİM ÜZÜNTÜDEN VEREM OLDU
Babam öldükten sonra annem hayata küstü, hep yas tuttu. Sadece bizim için, çocukları için yaşadı. Ağabeyim Ömer, üzüntüden verem oldu. Bir gün bembeyaz oldu, baktık kan kusuyor. Ertesi gün doktora gittik, üçüncü dereceden verem olmuş. Bir sene yatmak zorunda kaldı. Annem çok ilgilendi, o kurtardı ağabeyimin hayatını. Ben psikolojik travma geçirdim. Yan binadaki CHP’liler babam hapiste diye alay ettiler benimle. Ben de çocuğum, susmadım; ‘Babamın bir suçu yok’ deyince beni dövdüler. (EE) - ((Bu yazı ve söyleşi Agos'un 10 Haziran 2011 tarihli sayısında yayımlanmıştır.))
***
NOT:1,
27 Mayıs 1960 "Hürriyet ve Anayasa Bayramı" Utancı, Aleni Düşmanlık, Kirli Tahrik “Hakkaniyet, Adalet, Hukuk ve Demokrasiye Karşı İşlenmiş ve Fakat Hesabı Sorulmamış Ağır Bir İnsanlık Suçu’nun Tarihi Yüzkarası"; 12 Eylül, Milli Direnişi ve Meşru Refleksi; Hukuki Müdahalesi Tarafından "Şerefle, Tam Bir Onur ve Sorumlulukla" Kaldırıldı
NOT:2,
Yaman bir çelişki, müthiş bir ironi! Bütün 27 Mayıs'çılar 12 Eylül karşıtı. Çünkü 27 Mayıs bedhahların kalkışması; 12 Eylül ise, hukuki ve ahlâki emir-kademe zincirine uygun olarak yapılan vatana ihanet, terör ve tedhişe karşı milli refleks, yasal direniş ve meşru müdahaledir.
NOT:3,
Yaşayan Demokrat Partililerin yıllardır sürdürdüğü “27 Mayıs kalkışma, dış güdümlü başkaldırı ve isyan hareketi; Hak, Adalet ve Hukuk dışı (gayrimeşru) tasallut ve cinayet cuntası Yargılansın” ve “Türkiye Cumhuriyeti bir öz eleştiri; Bütün hükümetleri sorgulama; hesaplaşma ve yüzleşme Kurultayı yapsın” istemi hiçbir iktidar tarafından önemsenmemiş ve ciddiye alınmamıştır. Oysa bu, tarihi, hayati ve zorunlu bir gerekliliktir.  

29 Temmuz 2017 Cumartesi

CHP Sevdalısı "Gaflet, Dalâlet ve Hıyanet" içindeki "SÖZDE" Demokratların Kulaklarına Küpe Olsun

Başta "Demokrat Parti" dava, manâ ve misyonuna asi olan cahillerden başlamak üzere: "nisyan (unutmak, akıl tutulmasına maruz kalmak) ile malûldür Hafıza-i beşer"

DEMOKRAT PARTİ CUMHURİYET HALK PARTİSİ (CHP) İLE AYNI KÖKTEN GELMEZ…
Hasan Emre OKTAY 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ‘Adalet Yürüyüşü’ adını verdiği Ankara-İstanbul arası bir propaganda yürüyüşü yaptı. Karavanlar, ambulanslar, doktorlar eşliğinde yapılan bu yürüyüş doğrusu benim hiç ilgimi çekmedi. Hatta bu yürüyüşü çok yersiz buldum, kınadım. Öyle ya FETO olayı gibi cumhuriyet tarihimizin en kritik milli mücadelemizi yapmışız, silahsız insanlarımız tanklara, darbeci askerlerin tüfeklerine, ağır silahlarına göğüslerini siper etmiş ve darbeyi canları pahasına önlemişler, 250 şehit ve 2150 gazi vermişiz. Devletimizi ordu, yargı, üniversite, siyaset her yönden bir virüs gibi saran CIA destekli FETO Terör Örgütü ile amansız bir mücadeleye başlamışız ve pek tabi olarak OHAL ilan edilmiş, gözaltılar, yargılamalar yaşanırken, adalet adı verilen bu yürüyüş kime hizmet etmiştir? Dedim ya bu yürüyüşü çok yersiz buldum ve hiç ilgimi çekmedi. Ancak yürüyenler arasında bugünkü DP Genel Başkanını görünce doğrusu üzüldüm. Demokrasi ile yönetilen bir ülkedeyiz, muhalefet genel başkanları izin almak suretiyle istedikleri propaganda yürüyüşlerini yapabilirler. Zaten bu yürüyüş de ülkemizdeki demokratik yönetimin belgelerinden biri olmuştur. Çok şükür bir provokasyon olmadan, kazasız belasız yürüyüş tamamlandı.

Yukarıdaki girişten anlaşılacağı üzere, makalemizin ana teması DP ve CHP ilişkileridir. Bu gün 27 Mayıs ve Yassıada’nın acısını tam anlamıyla çekmemiş ama Demokrat Partiliyim diyen bazı kişilerin DP ile CHP’nin aynı kökten geldiklerini ve temelde aynı felsefeye sahip olduklarını iddia ettiklerini hayret ile görüyorum. Atatürk dönemi ve tek parti döneminde, DP’yi kuracak siyasetcilerin CHP içinde görev yaptıkları doğrudur, zira o dönemde başka parti yoktur. Bu bağlamda şunu da kesinlikle ifade etmeliyiz ki, DP’nin kurucuları olan Celal Bayar’ın, Adnan Menderes’in, Refik Koraltan’ın ve Fuat Köprülü’nün siyasal görüşleri ve felsefelerinin CHP ile en ufak bir benzerliği yoktur. Nitekim 7 Ocak 1946 tarihinde DP adında, CHP’den başka bir parti bu yüzden kurulmuştur. Ne demek istediğimi daha iyi ifade edebilmek için izninizle Atatürk döneminden itibaren kısaca, siyasal yaşamımızdaki olayları hatırlayalım ve bu günkü siyasal eğilimlerin geçmişteki orijinlerini görelim.    

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

TBMM’de görev yapmakta olan, milli mücadele kahramanlarımızdan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Cafer Tayyar, Hüseyin Rauf Orbay ve 28 arkadaşı 1924 yılında ‘Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ adını verdikleri bir parti kurdular. Bu partinin o zamanki adıyla nizamnamesinin 6. Maddesi şöyle idi.

Madde 6: Fırka, efkâr ve itikadı diniyeye hürmetkârdır.”  

Halk Partisi bu maddeye şiddetle tepki gösterdi. Bu madde laiklik prensibine uymaz, dendi. Halk Partisine göre, bu madde ile doğrudan doğruya irticaya taviz veriliyordu. Kısa bir süre sonra yeni partinin nizamnamesinin 40.
Maddesi de eleştiri oklarından nasibini aldı.

Madde 40: Serapa muhtacı imar olan bir memlekette yalnız kendi servet ve sermayesiyle yaşamak fikrinin doğru olmadığına kaniiz. Bunun için yabancı sermayeye muhtacız. Temini asayişle, teessüsü süku ve istikrar ile harici sermayelere gösterilecek hüsnü kabul ile, herkes telkini itimat ederek, bu sayede harap memleketimizi sert adımlarla inkişaf ettireceğiz.”

Halk Partisine göre, 6. Madde irticayı davet ediyor, 40. Madde de memleketi yabancılara satıyordu. Halk Partisi yeni partinin isminden de rahatsız oldu ve Kütahya milletvekili Recep Peker’in önerisiyle isimlerinin başına cumhuriyet kelimesini getirdiler.

Bazı anlatımların aksine Atatürk yeni partinin kuruluşundan büyük memnuniyet duymuştur. Bir muhalefet partisinin olması ve eleştiri çığırının açılması zaten Atatürk’ün çok arzuladığı bir uygulama idi. Ama CHP safındaki özellikle İsmet Paşa, Recep Peker yeni partiden dolayı adeta isyan halinde idiler. Nitekim kısa bir süre sonra İsmet Paşa başbakanlıktan istifa eder ve Ali Fethi Okyar yeni başbakan olur. Yeni parti, bir taraftan CHP tarafından sürekli ağır bir şekilde tenkit edilirken, diğer taraftan Atatürk tarafından desteklenmektedir. Atatürk kendisini ziyaret eden yeni parti mensuplarından Dr. Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’a şu sözleri sarf eder,
“Türkiye’mizde partiler ve parlamento hayatının başlamasından memnuniyet duyuyorum. Birbirlerini kontrol edecek fırkaların mevcudiyetini hâkimiyeti milliye ve bilhassa cumhuriyeti idareye malik bir memleket için tabii görmekteyim. Cumhuriyet Halk Fırkası ile manevi rabıtamı muhafaza etmekle beraber, bir Reisicumhur olarak muhafaza etmeyi esas kabul ediyorum.”    

Bu arada Meclis’te bütçe müzakerelerinde CHP’ye akıl dolu tenkitlerde bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarından Ardahan mebusu Halit Paşanın, etrafı Afyon mebusu Ali Çetinkaya, Kozan mebusu Ali Saip, Cebelibereket mebusu Avni, Gaziantep mebusu Ali Kılıç, Elaziz mebusu Hüseyin, Rize mebusu Hüseyin ve Rize mebusu Rauf tarafından çevrilir ve çıkan kavgada Halit Paşa öldürülür. Fakat olay sıradan bir adliye olayı kabul edilir ve ört bas edilir.

13 Şubat 1925 tarihinde Doğuda Şeyh Sait isyanı çıkar. 2 Mart’ta toplanan CHP grubu, Fethi Okyar hükümetinin isyanla ilgili aldığı tedbirlerin yetersiz olduğunu, sadece doğuda değil bütün yurtta tedbir alınması gerektiğini, isyanın Terakkiperver Cumhuriyet fırkasının ‘efkâr ve dini itikatlara hürmetkârız’ cümlesinin tahriki üzerine başladığını ve bundan dolayı da yeni partinin derhal kapatılması gerektiğini, ileri sürerler. Fethi Okyar yaptığı cevabi konuşmasında, ‘olaylar nerede çıkmışsa orada önlem almak gerektiğini vurgular ve ekler,

“Bende Müslümanım ve dinime hürmetkârım. Hanginiz efkâr ve itikadatı diniyeye hürmetkâr değilsiniz. Doğudaki isyanın hakiki mesulü Recep Peker’dir. Dâhiliye Vekâletinde bulunduğu devre içindeki idaresizliği dolayısıyla memlekette bir Kürdistan meselesi çıkarmıştır. Recep Peker şarkta (doğuda) takip ettiği siyaset dolayısıyla burada yaşayan insanları isyan edecek hale getirmiştir. Şimdi kalkmış burada beni tenkit ediyor. Erkânı Harbiye Umumi Reisi (Genel Kurmay Başkanı) ile görüştüm. Aldığımız tedbirler kâfidir. Fazlasına lüzum yoktur. Lüzumsuz şiddet hareketleriyle ben ellerimi kana boyayamam…”

Bu konuşmadan sonra Fethi Okyar 60 oy’a karşılık 92 oy’la başbakanlığı İsmet Paşaya devreder ve Recep Peker de Milli Müdafaa Vekili olur. İsmet Paşa ve Recep Peker önderliğindeki CHP’nin ilk işi ünlü ‘Takriri Sükûn Kanunu’nu Meclis’e getirmek olur. Takriri Sükûn kanununun metni şudur,

“Madde 1: İrtica ve isyana ve memleketin içtimai nizamıyla huzur ve sükûneti ve emniyet ve asayişini ihlale bahis bilumum teşkilat ve tahrikât ile teşebbüsat ve neşriyatı hükümet resen ve idareten men’e mezundur. İş bu ef’al erbabını hükümet, İstiklal Mahkemelerine sevk edebilir.
 Madde 2: İşbu kanun neşri tarihinden itibaren iki sene müddetle mer’idir.”

Kanun Meclis’te tartışılır. Kanunun dönemin Anayasası Teşkilatı Esasiye Kanununa aykırı olduğu izah edilmeye çalışılır. Rauf Bey (Rauf Orbay), ‘doğuda küçük bir kasaba şeyhi tarafından çıkarılan bir isyan var, ama siz cumhuriyetin tehlikede olduğunu ileri sürerek ülke çapında, temyizi dahi olmayan, kararları üç kişinin iki dudağı arasında olan divanı harpler kurup tüm ülke çapında baskı rejimine gidiyorsunuz’ der. İstiklal Mahkemeleri, İstiklal Harbinde kurulmuş, çalışmış divanı harplerdir. Rauf Orbay,

“Biz Şeyh Sait’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa İstiklal Mahkemelerini istediklerini yapmak için bir alet olarak kullanmak istiyorsa pek ziyade yanılıyorlar.”  

Der. Söz alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mebuslarından Halis Turgut Bey,

“Bu isyanın 2 ay bile devam etmesi mümkün değildir. Bu derece ağır bir kanunun 2 sene devam ettirilmesi başka gayeler taşımaktadır. Bu gibi yanlış hareketler cumhuriyet tarihimizin geleneklerinde kötü izler bırakacaktır.”

Söz alan Recep Peker matbuata (basın) ağır hakaretlerde bulunur,

“Bu matbuat, o hale gelmiştir ki, her sabah sütunlarında milletin yüzüne fışkıran saralı ifrazat, masum halka mütemadiyen devlet kuvvetinin itibara layık olmadığı fikrini aşılamıştır.

Meclis kayıtlarında bulunan bu cümleler Halk Partililer tarafından alkışlarla karşılanır. En son İnönü kürsüye gelir ve tartışmalara noktayı koyar,

“Emniyet ve asayişi temelinden muhafaza etmek, kuvvetlendirmek için bütün kanunlar gibi İstiklal Mahkemeleri de bir vasıtadır. Vaziyetin icaplarına göre daima tedbir alınacaktır.”

(27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, İstiklal Mahkemeleri uygulaması yumuşatılarak, bir varyasyon olarak Yassıada’da tekrar sahnelenecektir.)
Meclisteki tartışmalar devam ederken Kazım Karabekir Paşa bir konuşma yapar ve sözlerini şu cümleler ile bitirir,

“Yirminci asırda zan ve vehimle millet idare edilemez.”

Bu tartışmalar cereyan ederken Meclis’e, CHP tarafından bir kanun taslağı daha verilir. Bu kanun taslağına göre, İstiklal Mahkemelerinin vereceği idam kararları TBMM tasdikinden geçirilmeyecek, sadece hükümetin tasdiki ile infazlar yapılacaktır. Tüm bu teklifler Meclis’te tek parti hâkimiyetine sahip olan CHP oyları ile alkışlar arasında kabul edilir. İlginçtir isyan o günkü tabiri ile şarkta ama bu kanun teklifi ve kabulünün ertesi günü İstanbul’da Tevhidiefkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat ve Aydınlık Gazeteleri süresiz olarak kapatılırlar. Basın tarihine meraklı olanlar bu olayı ayrıntılı inceleyebilirler. Bu olayın ardından da anında kurulan İstiklal Mahkemeleri bir beyanname yayımlar,

“Cumhuriyet halkı, takriri sükûn arzusu taşımaktadır. Fevkalade emirlere riayet etmeyenler, cumhuriyet halkının takriri sükûn arzusunu temsil eden mahkemelerimizi derhal karşılarında bulacaklardır.”

Matbuat susturulmuş ve ülkede bir korku havası yaratılmış ve sıra esas işe gelmiştir. Henüz üç aylık bulunan ve daha memleketin 3-4 vilayetinde şubesi bulunan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına ani bir gece baskını yapılır. Ne kadar evrak varsa çuvallara doldurulup emniyet merkezlerine getirilir. Diyeceksiniz ki, doğuda isyan var, ama hala yeni kurulmuş, örgütlenmesini bile tamamlamamış bir parti ile CHP niye bu kadar uğraşıyor? Bunun sebebi açıktır, Atatürk partiler üstü kalacağını muhtelif konuşmalarında ifade etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının ağır toplarından Kazım Karabekir, Hüseyin Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Atatürk’ün İsmet Paşadan daha yakın arkadaşlarıdırlar ve tıpkı Celal Bayar gibi bir şekilde kendisinin yerine başbakan olabilirler. Ayrıca yeni parti dikkati çekecek şekilde halktan ilgi görmektedir. Dolayısıyla bu isimlerin bertaraf edilmesi şarttır. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının genel merkezine yapılan baskında, suç teşkil edecek hiçbir evrak bulunamamasına rağmen İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) 3 Haziran 1925 tarihli toplantısında şu kararı alır.

“Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının programında mevcut ‘efkar ve itikadatı diniyeye hürmetkar olmak’ esasını irticakarhane tahrikata vesile ittihaz eden bazı eşhasın tahrikat yaptıkları sabit olmuş ve fıkranın kanuni vaziyeti hakkında hükümetin dikkatinin çekilmesine müttefikan karar verildiğine dair mahkeme kararı müddeiumumilikten hükümete tebliğ olunmuştur. Vatandaşın aldatılmaktan ve tahrikten korunması için Terakkiperver fırkanın faaliyetten men’i
Hükümetin artık müsamaha edemeyeceği vazifeler arasına girmiştir.Binaenaleyh bu kararnamenin tebliği tarihinden itibaren Takriri Sükûn Kanunu ahkâmına tevfikan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının bilcümle merkez ve şubeleri, alakalı hükümet memurları tarafından kapatılacaktır.”

Böylece yakın gelecekte DP olarak temayüz edecek olan anlayışı, zihniyeti içeren cumhuriyetimizin ilk muhalefet partisi tarihe karışmış oluyordu. Suçu dini inançlara saygılı olması ve yabancı sermayeye açık olmasıdır.

Takriri Sükûn Kanunu 2 yıl süre ile çıkmasına rağmen, 13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Sait isyanı, 2 ayda 15 Nisan 1925’de tamamen bastırılır. Diyarbakır İstiklal Mahkemesinde 389 kişi mahkeme edilmiş, bunlardan 49’u idama mahkûm olmuştur. İsyanla hiç ilgisi olmayan Ankara İstiklal Mahkemesi gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ı müebbet sürgün cezasına çarptırmıştır. Suçu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası genel merkezinde yapılan ani aramaları, gazetesi Tanin’de baskın diye yazmasıdır. Ayrıca İstanbul’da bulunan 14 gazeteden 8’i de kapatılır. Açık kalan 6 gazete de varlıklarını Başbakan İnönü ve hükümete sürekli dalkavukluk yaparak sürdürürler. Örneğin 18 Temmuz 1925 günü çıkan Hür Fikir gazetesinin yazı işleri müdürü Kılıçzade Hakkı Beyin yazısı,

“İsmet Paşa Hazretleri bana seyahatim hakkındaki intibalarımı sordular. Kendisine dedim ki, ‘Eseriniz olan Takriri Sükûn Kanunu bir mucizedir ki, Mesih İbni Meryem’in maruf ekmek ve balıklarından ziyade halkı doyurmuştur. Bu mucizevi kanunun sayesindedir ki, Türk Vatanı bu güne kadar görmediği asayişe nail olmuştur. Dört sene daha uzatılmasını rica edeceğim.”

Hâlbuki Takriri Sükûn Kanunu da, İstiklal Mahkemeleri de 2 ay içerisinde tamamen bastırılan yöresel Şeyh Sait isyanı için çıkarılmıştır. İsyan bastırılmış ama kanun hala yürürlüktedir, mahkemeler de işlemektedir. Başbakan İsmet İnönü 9 Kasım 1925 günü TBMM’de yaptığı konuşmada şu sözleri sarf eder,

“İstiklal Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.”

Tek muhalefet Partisinin kapatılmasını da hayırlı telakki eden İsmet Paşa, gelişmelerden çok memnun görünmektedir. İstiklal Savaşımızın liderlerinden Ali Fuat Cebesoy anılarında şunları yazmıştır,

“Birinci Büyük Millet Meclisinde ne kadar tanınmış muhalif varsa hepsi birer bahane bulunarak İstiklal Mahkemelerine getirilmiş ve bunların ekserisi birer surette cezalandırılmışlardı. İstiklal Mahkemelerinin en mühim icraatı muhalefeti ve basını susturmak ve ortadan kaldırmak olmuştur.”

İşte bütün bu işleri yapanlar, 2017 yılında devleti ele geçirmesine ramak kalan FETO işgal hareketini canları pahasına bastıranları ve müsebbiplerini tespit etmek ve yakalamak için çıkarılan OHAL kanununu sürekli eleştiren Cumhuriyet Halk Partililerdir. Bazı kişiler 250 şehidimizi görmeden, uydurma bir havadis olan kesik başın esrarı ile uğraşmaktadırlar. Vatan uğruna ölen bu insanlarımıza şehit bile diyemeyen ama darbeye danışıklı dövüş muamelesi yapan, vatan sevgisinden nasibini almamış bu kişiler birer utanç abidesidirler.

7 Mayıs 1926’da Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e karşı düzenlenmiş bir suikast girişimi ortaya çıkarılır. Bir ihbar üzerine, suikastçılar Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Laz İsmail, Gürcü Yusuf derhal yakalanırlar, İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar ve 15 kişi ile birlikte asılırlar. Mustafa Kemal Atatürk ünlü sözlerinden birini İzmir suikastı olayından sonra sarf etmiştir,

“Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ancak menfur suikast olayı ile başlayan yargılamalar, infazlar kolay kolay durmaz. Daha 1919 da elinde, Mustafa Kemal’in askerlikten çıkartılması ve tutuklanması ile ilgili padişah fetvası ve koskoca bir kolordusu bulunduğu halde, Mustafa Kemal’i tutuklamayan, Erzurum Kongresinde de emrinde çalışacağını ifade eden, İstiklal Mücadelemizin kilit liderlerinden Kazım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşı ve çok defa mektep tatillerini birlikte geçirdikleri Ali Fuat Cebesoy, İstanbul’a ilk giren kumandan Refet Bele, Cafer Tayyar Paşa, Rüştü Paşa, Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa, İsmail Canbulat, Sabit, Necati, Halis Turgut, Hilmi Bey, yine Mustafa Kemal’in arkadaşı Türkiye’nin ilk başvekili Rauf Orbay dâhil birçok Türkiye’nin medarı iftihar şahsiyeti, sanki suikast ile ilgileri varmış gibi İstiklal Mahkemelerinde yargılanırlar. Tüm bu şahsiyetler Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensubudur ve bu yargılamalarla itibarları yerle bir edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca İttihat ve Terakkicilerden Maliyeci Cavit Bey, Dr. Nazım gibi şahsiyetlerde yargılanıp idam edilirler. Karabekir Paşa beraat ederken, Rauf Orbay gıyabında 10 yıl kürek cezasına mahkûm edilmiştir. Dr. Rıza Nur, Rauf Orbay gibi birçok İstiklal Savaşımızın önemli şahsiyeti yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır.  

İstiklal Mahkemelerinin kararları ünlü 3 Alinin, Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali ve Ali Saip Ursavaş’ın iki dudağı arasındadır. Bazen tipini beğenip, genç, yakışıklı deyip idamından vazgeçtikleri, bazen de görür görmez suçlu olduklarına kani olup idam hükmü verdikleri birçok insan olduğunu, tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu mahkemelerin temyizi de yoktur. Zaten bunlar mahkeme değil bir çeşit divanı harptir. 

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

İsyan, suikast derken, tüm muhalefet ekarte edilmek suretiyle 1930 yılına gelinmiştir. Ancak Gazi Mustafa Kemal muhalefetsiz bir tek parti hükümetinden rahatsızdır, nitekim 1930 yılında yeni bir, muhalefet partisi denemesini organize eder. Paris Büyükelçisi eski başvekillerden Ali Fethi Okyar’ı parti kurmakla görevlendirir ve böylece Serbest Fırka kurulur. Fethi bey Atatürk ile uzun uzun konuştuktan sonra 8 Ağustos 1930 günü gazetecilere şu beyanatı verir. Beyanatın özünden Gazi Hazretlerinin İsmet Paşadan hayli şikâyetçi olduğu anlaşılıyor. Zira böyle olmasa Fethi Bey asla böyle bir beyanat veremezdi,

Anlaşılıyor ki, Gazi Paşa Hazretleri, İsmet Paşa Hükümetindeki murakabesizlikten ve idaresizlikten bıkmıştır. Benden yeni bir fırkanın (parti) kurulmasını istiyor. Bana yapılan bu teklifi bende kabul ettim. Kuracağım fırkanın yüksek nezareti ve idaresi yine Gazi Paşanın elinde olacaktır. Gazi, Halk Partisinden ayrılmamakla beraber benim fırkamın da mürevvici olacak ve adayların tasvibi de onun yüksek tasdikinden geçecektir. Ayrıca fırka için lüzumlu parayı da vermekte ve Meclis’ten 70-80 mebusun da bizim fırkamıza geçmesine müsaade etmektedir.”      

CHP cephesinde büyük bir telaş başlar. Yalova’ya İsmet Paşa dâhil birçok bakan gider ve Gazi Hazretlerini bu işten vazgeçirmek isterler ama nafile, Gazi Paşa kararlıdır. Hatta Gazi Paşa yeni partiyi güçlendirmek için kardeşi Makbule Atadan’ı ve en yakınlarından Kütahya mebusu Nuri Conker’i de yeni partiye sokar. Parti ilk şubelerini İstanbul, İzmir ve Aydın’da açar. AYDIN ŞUBESİ İL BAŞKANI 30 YAŞINDAKİ ADNAN MENDERES’DİR. İşte Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile vücut bulan ve Serbest Fırka ile devam eden DP çizgisi budur, bu çizginin CHP ile uzak yakın bir ilgisi yoktur. Hatta bu hareket, CHP’ye karşı liberal, demokrat, halkçı, laik siyasetçiler tarafından oluşturulmuştur. Serbest fırkanın esas adı Serbest Laik Cumhuriyet Fırkasıdır.
4 Eylül 1930 günü Fethi Bey ilk mitingini yapmak üzere vapurla İzmir’e gider. Fethi bey İzmir’de gördüğü muazzam ilgiye kendisi bile inanamaz. İzmir valisi Kazım Dirik, Fethi beyi konuşturmamak ister. Emir Ankara CHP Genel Merkezinden gelmiştir. Ayrıca 200 kişiden müteşekkil, Fethi Bey aleyhine tezahürat yapacak bir grup oluşturulmuştur. Kürsüye Fethi beyin yerine Adliye Vekili Mahmut Esat Bey çıkartılır. Halk bu provokatif oyunlar üzerine galayane gelir, Halk Partisi binası önünde toplanırlar. Çıkan olaylarda çocuk yaşlarda bir genç ölür. Ölen genci kucağına alan babası Fethi beyin önüne gelir ve şu sözleri sarf eder,

“İşte sana bir kurban! En aziz varlığımı cansız olarak önünüze seriyorum. İcabında kendi canımı da vermeye hazırım! Başka kurbanlar da vermeye hazırız! Yalnız sen bu memleketi kurtar! Zalimlerden bizi koru.”

Babanın sözleri çok acıdır. Serbest Cumhuriyet Fırkası İzmir mitingi olayları hakkında çok yazılıp çizilmiştir.  Köylünün yanına sadece askere almak veya vergi toplamak için gönderilen jandarma, karasaban ve kağnılarla yapılan tarım, ülkede şeker ihtiyacının bile karşılanmadığı yokluklar, trahom, tifüs, verem gibi salgın hastalıklar ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği bu sahneleri doğurmuştur. Fethi bey İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir’ de gider. Her gittiği yerde bir kurtarıcı gibi karşılanır. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişiminde olduğu gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası girişimine de halk dört elle sarılmak istemektedir. Ama heyhat, Halk Partililer Serbest Cumhuriyet Fırkasının gördüğü büyük ilgiden son derece rahatsız olurlar ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına karşı kullandıkları aynı taktiklere başvururlar. Fırka gericidir ve bu fırka varlığı ile irtica tehlikesini hortlatmaktadır.

15 Kasım 1930 günü yeni belediye seçimleri Meclis’te görüşülürken Fethi Bey kürsüden şu sözleri sarf etmek ihtiyacını duymuştur,
“Arkadaşlar! Ahalinin reyini Serbest Cumhuriyet Fırkasına vermesini irtica diye tefsir edenler, halkın en tabii hakkı bulunan reylerini inhisar altına almak isteyenlerdir. Unutmayınız ki, Serbest Cumhuriyet Fırkası Gazi Hazretlerinin tasvip ve teşvikiyle meydana çıkmıştır.”   

Ne kadar ilginç değil mi, günümüzde de aynı zihniyet hala irtica tehlikesini işlemekte ve rakiplerini mürtecilikle suçlamaktadır. Bitmek tükenmek bilmeyen bir irtica kuruntusu ve bir türlü gelmeyen şeriat yönetimi… Hiç düşünmezler bu devirde kim Diyanet İşleri Başkanlığını kapatıp Şeyhülislam’ı getirecek veya hâkimleri kaldırıp kadılara görev verecek?

Meclis’te Fethi beye karşı saldırılar dozunu gitgide artırırken, Fethi beyin ve partisinin gördüğü ilgi tedirginlik yaratır. Konuyu Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e nasıl naklettilerse, Cumhurbaşkanının da olaylardan rahatsız olduğu haberi Fethi beye ulaşınca, Fethi bey Dâhiliye Vekâletine bir mektup yazarak partisini kapatmak zorunda kalır,

“Büyük Gazimiz Mustafa Kemal Hazretlerinin teşvik ve tasvibi ile Serbest Cumhuriyet Fırkasını teşkil etmiştim. Şimdi Serbest Cumhuriyet Fırkasının feshine karar verdim. Bu karar fırka teşkilatına tebliğ edilmiştir. Keyfiyeti arz ederim efendim.”    

Tarihi ve Kadim “DEMOKRAT PARTi”nin 
Ayak Sesleri

Böylece ilerde Demokrat Parti olarak belirecek liberal, halkçı, demokrat, laik zihniyet; İtalya’daki Mussolini, Almanya’daki Hitler anlayışını esas almış görünen tek parti, Milli şef devletçi zihniyeti tarafından bir kere daha durdurulmuştur. İlerde DP ve CHP olarak amansız bir mücadeleye girecek bu iki zihniyet birbirine asla karıştırılmamalıdır. Zira Atatürkçü olan DP’dir, Atatürk’ü unutturmaya çalışan da CHP’dir. Eğer CHP, söz ettiğimiz bu iki fırka girişimini önlememiş olsaydı, daha o tarihlerde mutlaka seçimleri kaybedip iktidarı teslim edecekti. Türk demokrasisi de 25 yıl önceden çok partili sistemle tanışacak ve olgunlaşma sürecine daha erken girecekti.

10 Kasım 1938’de Atatürk’ü kaybettik.
11 Kasım 1938’de İsmet İnönü Cumhurbaşkanı oldu. 



Akabinde Halk Partililer tarafından, CHP’nin değişmez genel başkanı ve Ebedi Şef Atatürk’e nazire gibi Milli Şef yapıldı. Rahmetli Atilla İlhan Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini mantıken bir türlü benimseyememiş ki, şu cümleleri sarf etmiştir (Hikmet Özdemir, Devlet Krizi TC Cumhurbaşkanlığı Seçimleri),

“Babıali Baskını neyse İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesi de odur. Ordu ağırlığını koymuş ve tamamiyle iktidardan tasfiye edilmiş olan İnönü cumhurbaşkanı seçilmiştir.”

1939 da başlayan 2. Dünya Harbi’nin de etkisiyle Türkiye’de tam bir sefalet dönemi yaşanır. Orta Anadolu’da açlık vardır. Ekmek, hatta kefen bezi bile karneye başlanmıştır. Türkiye harbe girmemiş ama harbe giren ülkelerden daha fazla sıkıntıya düşmüştür. Tek Parti Milli Şef CHP yönetimi devam etmektedir. Bu yönetimin kararları, uygulamaları akıl alacak gibi değildir. Örneğin ülkede şeker ihtiyacı karşılanmıyor ve şeker 26 kuruş, çare olarak 15 Kasım 1942’de çıkartılan kararname ile şekerin fiyatı 500 kuruşa çıkarılıyor. Bu tuhaf karardan 1 ay sonra Varlık Vergisi uygulamasına geçiliyor. Ardından gayrimüslimlere zorunlu ve süresi belli olmayan askerlik uygulaması geliyor. Gelirlerinden çok varlık vergisi talep edilen ve bu vergiyi ödeyemeyen gayrimüslimler Aşkale çalışma kamplarına sevk ediliyorlar. Nazivari bir uygulama. O dönemde basın özgürlüğünden bahsetmek söz konusu değildir. Gazeteler bir bakanın telefonu ile süresiz kapatılmaktadır.

Savaş 1945 yılında demokratik devletlerin galibiyeti, diktatörlükle yönetilen devletlerin ise mağlubiyeti ile sona erer. Galip devletler (müttefikler) dünyaya yeni bir düzen vermek üzere ABD San Francisco kentinde toplanırlar. Bu devletler Meclis’lerinde muhalefet partileri bulunan ülkeleri demokratik addetmektedirler. Böylece CHP ve İnönü için artık parti kapatma yolu tıkanmıştır.

DÖRTLÜ TAKRİR VE “GERÇEK DEMOKRATLARIN” DEMOKRASİ TALEPLERİ

7 Haziran 1945 günü, CHP içindeki liberal kanat milletvekillerinden Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan bütçe müzakereleri sırasında, hükümete yönetimi eleştiren bir takrir verirler. Takrir son derece akılcı ve masumdur. Takrir, hükümetin Meclis tarafından denetlenmesi, vatandaşların hak ve hürriyetleri Anayasa çerçevesinde daha iyi kullanabilmesi, çok partili hayata geçilmesi gibi demokratik talepler içermektedir. Ancak eleştiriye hiç alışık olmayan CHP Hükümeti bu takrire şiddetle tepki verir. Menderes, Koraltan, Köprülü partiden ihraç edilirler. Celal Bayar’da önce milletvekilliğinden sonra da CHP’den istifa eder.     

DEMOKRAT PARTİ

8 Temmuz 1945 günü, müteahhit Nuri Demirağ ‘Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. 7 Ocak 1946 günü de Takrir yüzünden CHP’den ayrılan bu dört isim Demokrat Partiyi kurarlar. Başta Menderes olmak üzere Demokrat Parti kurucuları, tek parti dönemi olduğu için CHP içinde siyaset yapmaktaydılar. Yoksa toprak reformundan, karma ekonomiye, din hürriyetinden, sosyal, siyasal hürriyetlere kadar DP’nin felsefesi, buraya kadar yazdıklarımızdan da anlaşılacağı gibi CHP’ye hiç benzemez.

CHP’NİN ALÇAKLIK VE KÜSTAHLIĞI: “AÇIK OY GİZLİ SAYIM”

DP kurulur kurulmaz tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları gibi büyük ilgi görmeye başlar ve CHP’de bu ilgiden son derece rahatsız olur ve DP’nin bir şekilde önünü tıkamaya çalışmaya başlar. İlk girişimleri Belediye Seçimlerini öne almak olur. Teşkilatlanmasına yeni başlamış olan DP bu seçimlere giremez. Daha sonra 1947’de yapılması gereken genel seçimler de erkene alınır. Çünkü DP gördüğü büyük ilgiye rağmen yeni bir partidir ve teşkilatlanmasını tamamlamamıştır. DP, tarihimize yüz kızartıcı derecede hileli seçimler olarak geçen 1946 seçimlerine katılır. CHP’nin uygulattığı yöntem acayiptir. Açık oy, gizli sayım, oyunuzu açık olarak kullanıyorsunuz ve sayımı devletin mülki amirleri gizli olarak yapıyorlar. Seçimlerde birçok bölgede sandıklar kaçırılıp saklanmıştır. Seçim sonuçları açıklandığında DP tarafında haklı bir öfke hâkim olur. ‘SİNE-İ MİLLET’ ifadesi ilk defa o gün söylenmiştir. DP, CHP iktidarını tanımama kararı alır. Ancak Celal Bayar bu fikre sıcak bakmaz.    

Kurulduktan 7 ay sonra yapılan bu hileli Seçimlere rağmen DP 62 milletvekilini Meclis’e sokmayı başarmıştır. CHP’nin 397 milletvekili vardır. Cumhurbaşkanlığı seçimini de bu sonuca göre CHP’nin adayı İsmet İnönü kazanır. DP’nin adayı Mareşal Fevzi Çakmaktır.

Sonuçta CHP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, ardından Serbest Cumhuriyet Fırkasını ve nihayet 1946 hileli seçimleri ile de Demokrat Partiyi durdurmuş oluyordu. Ancak 1950’de bu bel altı vuruşlar sökmeyecektir ve söz milletin olacaktır. Böylece asker, bürokrat saltanatı, iktidarı milli iradeye, yani DP’ye teslim edecektir.

Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihinde, Türkiye’ye en büyük zararı veren olay 27 Mayıs 1960 darbesi felaketidir. 27 Mayıs bir depremdir, bir afettir. Eğer 27 Mayıs bu güne kadar masaya yatırılıp yargılansaydı, 15 Temmuz kanlı darbe girişimi de olmayabilirdi. 27 Mayıs’ın yargılanmasından en büyük zararı görecek unsur CHP’dir. Çünkü alenen 27 Mayıs’ın arkasındadır.

27 Mayıs temelde CIA desteklidir. Bu darbeyi çekirdek kadrosu teğmen, yüzbaşı seviyesinde 33 subay ve 5 generalden oluşan bir cunta (çete) yapmıştır. Darbeden sonra bu genç subaylar üstlerine yani albaylara, generallere emirler dağıtmışlardır ve komutanlar bunların önünde esas duruşta emir dinlemişlerdir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 girişimindeki askeri yapıda olduğu gibi. Emir veren imam ast subay, emir alan tuğgeneral... 27 Mayıs’ın arkasındaki entelektüel sermaye CHP çevresi, bazı yazar ve gazeteciler ile dönemin üniversite hocalarıdır. Bu bakımdan CHP’nin adalet yürüyüşü adını verdiği girişimini şahsen şiddetle eleştiriyorum. Ne yani FETO yapılanmasının üstüne devlet gitmesin mi?

27 Mayıs darbesinin yapıldığı günler dikkatle incelenecek olursa, 27 Mayıs’ın ciddi bir entelektüel boşluğu olduğu hemen görülür. Darbenin ertesi günü ne yapacaklarını bilmeyen darbeci askerlerle karşılaşırsınız.Ama bu entelektüel boşluğu ne yazık ki CHP doldurmuştur. Bu arada dikkatli bir göz suflörlük yapan ABD ve NATO önerilerini fark eder.Hazırlıksız, programsız ülkeyi ele geçiren maceracı subaylar, CHP’lilerin coşkun tezahüratları karşısında kasım kasım kasılırlarken, her biri kendini bir Atatürk telakki ederken, meşruiyet (yasallaşma) sorununu akıllarına bile getirmiyorlardı. Zira İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryus Profesör Sıddık Sami Onar, Profesör Hüseyin Nail Kubalı meşruiyet konusunda şu ifade de bulunuyorlardı (Abdi İpekçi, Ömer Sami Çoşar İhtilalin İçyüzü)

“Meşruiyet ihtilalinizdir. Hukukun hiçbir önemi yok, ne isterseniz yapın, güç sizde…” 
Yassıada zulmüne de, Yassıada Mahkemelerine de, Türk halkını derinden yaralaya o menfur infazlara da bahsettiğimiz, darbenin akıl hocalığına soyunan CHP’li kesim sebep olmuştur. DP ile CHP aynı kökten geliyor demek tamamen bu gerçekleri görmemekten, yani bir nevi bilgisizlikten kaynaklanır. Menderes ve 2 bakanını astıran bu zihniyetin DP zihniyeti ile uzak yakın alakası yoktur. DP 1950 yılında iktidara geldiği zaman ilk kullandıkları cümle, ‘Devri sabık yaratmayacağız’dır.

Darbeciler ve destekçileri halkın sevgilisi Menderes’i her ne olursa olsun ortadan kaldırmayı baştan beri kafalarına koymuşlardı. Zira onlara göre, Menderes serbest bırakılırsa tekrar seçim kazanır ve memleketin başına geçer ve öç alabilirdi. Menderes’in idamına Yassıada Mahkemeleri 2 gerekçe gösterdi. Anayasayı ihlal ve İnönü’yü Topkapı’da öldürmeye teşebbüs. Hâlbuki İnönü Topkapı davasında şahitlik yapsa infazlar önlenebilirdi. Ama yapmadı. Mahkemede Menderes’in avukatı haklı olarak, İnönü’nün mahkemeye şahit olarak gelmesini talep etti. Ama Başol ve Egesel şiddetle karşı çıkarak, ‘İnönü gibi mümtaz bir şahsiyeti bu ortama çağırmak haddinize mi’ diye cevap vererek talebi ret ettiler. Hâlbuki bunu duyduğuna şüphe olmayan İnönü, ‘hayır, geleceğim’ dese ve gelse, ‘aramızda sert mücadeleler oldu, ama beni öldürmeye teşebbüs ettiler diyemem’ dese ve idam kararlarına karşı olduğunu söylemek değil, ima bile etse Menderes ve 2 bakanı asılmazlardı. Zira aynı davada Kasım Gülek de şahitlik yaptı ve Salim Başol’un ısrarlı sorularına, ‘Elimi vicdanıma koyarak, niyetleri İnönü’yü öldürmekti’ diyemem demişti. Bu ifadeden sonra Kasım Gülek’in de CHP’deki işi kısa sürede bitirildi.

İnönü’nün eline idamları önlemek bakımından bir büyük fırsat daha geçmişti ama onu da elinin tersi ile itti. Şöyle ki, darbe destekçilerinden Docent Muammer Aksoy, 5 Kasım 1969 tarihinde ‘Siyasi Haklar Oyunu ve Sonuçları’ başlıklı yazısında tüyler ürperten şu açıklamayı yapıyor,

“Milli Birlik Üyeleri, Yassıada hükümlerinin tasdikinde Temsilciler Meclisinin yetki sahibi olmasını teklif ettiği halde, İsmet Paşa bunu ret etmiş ve ’başladığınız işi tamamlayın’ diyerek infazların, CHP’nin çoğunlukta hatta tamamını teşkil ettiği Temsilciler Meclisinden geçmesi imkânını, YANİ İDAMLARIN KENDİSİ EVET DEMEDİKÇE İNFAZ EDİLMEMESİ İMKÂNINI KENDİ ARZUSU İLE ORTADAN KALDIRMIŞTIR…”    

8 Şubat 2009 tarihli Vatan Gazetesinde, CHP’nin 27 Mayıs öncesi günlerde Gençlik Kolları başkanı olan Orhan Birgit Sanem Altan ile bir söyleşi yapıyor,

28 Nisan 1960 Öğrenci Olaylarını itiraf ediyorum ki organize ettim. Perde arkasındayım o işin. Öğrencilerin gösteri yapmasını istiyorduk biz. Ne yapacaklardı? ‘Katil Menderes, diktatör Menderes’ diye bağıracaklardı, nümayiş yapacaklardı.”

28-29 Nisan Öğrenci olayları, yüzlerce öğrenci öldürüldü, kıyma yapıldı, Konya yolunu inşaat inde asfaltın altına saklandı, yalanını fısıltı gazetesiyle dolaştığı ve darbenin bahanesinin oluşturulduğu olaylardır. Bakın CHP Genel Sekreter yardımcısı, CHP milletvekili Kamil Kırıkoğlu, Tanju Cılızoğlu ile birlikte anılarını yayımlamıştı. Sayfa 103’den aktarıyorum,

“Darbe öncesi günlerde, öldürülen öğrenciler kıyma makinelerinden geçirildi, söylentilerini araştırmak için CHP 3 kişilik bir parlamento heyeti kuruyor. Heyet araştırmalar yapıyor ve böyle bir olayın olmadığını, söylentiden ibaret olduğunu bir rapor ile CHP grubuna götürüyor. Grupta rapor okununca İsmet Paşa raporu sert bir şekilde eleştiriyor, kızıyor ve Paşa, ‘OLMAZ YOKTUR DEMEYECEKSİNİZ, VARDIR İMAJI VERECEKSİNİZ’ DİYOR” 

Kamil Kırıkoğlu demek ki, vicdanlı bir insanmış ki, bu gerçekleri anılarında anlatmış.

Darbe yapılmış, CHP’liler sokaklara dökülmüş sevinç gösterileri yapmaktalar.
Bu durumu gören İnönü CHP’lilere sesleniyor ve kayıtlara geçen şu ifade de bulunuyor, ’27 Mayıs’ın ne içindeyiz, ne de dışında’ Yani henüz bize görev verilmedi demek istiyor.

Gazeteci yazar Bedii Faik, ‘İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci’ adlı kitabının 25. Sayfasında idamlar ve İnönü, CHP ilişkisine değinmiş,

“İnönü, siyasi hasımlarının idam edilmelerine samimi olarak karşı idiyse, teşebbüsünü daha o günlerde yapmalı değil miydi? Siyasi mahkûmlara ölüm cezasının verilmesini doğru bulmayan ve buna karşı olan bir lider, yabancı devlet başkanlarının teşebbüsleriyle hazır belirmiş olan böyle bir fikrin hemen üstüne atılıp, o teşebbüs katarına kudretli bir lokomotif olmak varken ne yapmıştır? Tam aksine bütün dost devlet ricalinin temennilerini çeşitli kompleksler içinde önemli sayıp saymamak arasında bocalayıp kah çalımlı kah karasız tavırlar takınan, devlet yönetiminde tecrübesiz askerlerin bu haline seyirci kalmıştır! Böylece idam fikrinin daha fazla perçinlenmeden, daha çok macunlaştırılmadan hafifletilmesinin belki de mümkün olduğu günleri, hiçbir teşebbüs ve telkinde bulunmadan geçirmiştir. Samimi olan hareket, şüphesiz yabancı devlet erkanınınki idi. İdam kararları bir emrivaki olduktan sonra, infazı durdurmanın güçlüğünü, ölüm cezalarını verildikten sonra geri çevirmenin zorluklarını onların bilip de İnönü yaşındaki bir tecrübenin bilmemesi herhalde düşünülemez. AMA EĞER MAKSAT HEM KURTARMAYI İSTEMİŞ, HEM DE BUNU BÜTÜN GAYRETİNE RAĞMEN KABUL ETTİREMEMİŞ OLMAK İSE, TABİ O ZAMAN YAPILACAK ŞEY ELBETTE TAM SON DAKİKADA ORTAYA ATILMAKTIR.”

Ve İnönü de tam son dakikada ortaya atılmıştır. Rahmetli Nusret Kirişcioğlu, ‘Kayseri Cezaevinde Bir Yıldönümü, sayfa 111’

“İnönü güya idamlara aleyhtar imiş ve mani olmak için teşebbüse geçmiş de muvaffak olmamış hissini verecek bir mektup düzenledi. Bu mektup alakalılara zamanında verilmemişti. Ama yine de kandırılmış bir iki gazetede böyle bir mektuptan bahsedildi. Böylece İnönü’nün idamlara taraftar olmadığı hissi yayılmak istendi. Bu tertip İnönü’nün seçimlerdeki sukutunun (düşüş) mahiyetini ortaya vurmaktan öteye bir fayda sağlayamadı. Hatta bir bakıma da geri tepti. Çünkü İnönü’nün idamları istediği biliniyordu.”

27 Mayıs darbesine takaddüm eden günlerde Kore’de bir askeri darbe olmuş ve Syngman Rehee devrilmiş, İnönü’nün Meclis’te sarf ettiği şu sözlere bakın,

“Türk milleti Kore milletinden daha az haysiyetli değildir.”

İdamların ikinci sebebi olarak gösterilen 146/1 Anayasayı ihlal, DP tarafından Meclis Tahkikat Komisyonu kurulmasına dayandırılır. Hal buki Tahkikat Komisyonu o tarihte yürürlükte olan Teşkilat-ı Esasiye kanununun 22 maddesine ve Meclis içtüzük 177 maddeye göre tamamen yasal bir uygulamadır.

Darbecilerin başı Orgeneral Cemal Gürsel, darbeden hemen sonra İnönü’ye telefon ediyor, konuşuyorlar ve sözlerini şöyle bitiriyor, ‘…emirleriniz bizim için daima peygamber buyruğudur sayın paşam’ Demokrasi ile idare edilen bir ülkede, darbe olmuş, silah zoruyla seçim ile gelmiş bir iktidar devrilmiş ve Parlamentoda ana muhalefet partisinin genel başkanının darbecilerin başına söylediği şu sözlere bakın (İnönü’nün damadı gazeteci Metin Toker’den öğreniyoruz, İnönü’lü yıllar),

“Memleket ve millet için hayırlı bir iş yaptınız, büyük iş yaptınız, mutlu ve uğurlu olmasını dilerim. Asıl başarınız için ben sizin emrinizdeyim, paşa hazretleri. Sizleri anlıyorum. NE ZAMAN BİR ARZUNUZ OLURSA EMRİNİZE AMADEYİM.”  

Laf mı bunlar, iş birliği teklifi yok mu bu sözlerde.  15 Temmuz 2016 darbe girişimi cereyan ederken, bu günkü CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da Bakırköy Belediye Başkanının evine gidiyor, lüks bir odada, lüks bir koltukta darbe girişiminin nasıl sonuçlanacağını televizyondan seyrediyor. Çıkıp bir kelime etmiyor, herhalde darbeciler kazansa İnönü gibi davranacaktı. Ama eski cumhurbaşkanımız, Ak Partili Sayın Abdullah Gül, o gece olayların nereye varacağının belli olmadığı saatlerde tam bir demokrat ruhuyla, cesaretle şu sözleri sarf ediyor, 

''Her şeyden önce Türkiye bir Latin Amerika ülkesi değildir.
Türkiye bir Afrika ülkesi değildir.
Türkiye'de bu şekilde bir grubun gece baskınıyla yönetim değiştirmesi, rejim değiştirmesi mümkün değildir. Asla mümkün değildir. Dolayısıyla bugün vatandaşlarımın fikri, zikri, inancı, partisi ne olursa olsun bütün bunları bir yana bırakıp demokrasiye ve milli iradeye sahip çıkma günüdür, bu bir sınav günüdür. Ayrıca bugün sokağa çıkan bir kısım askere de şunu söylemek isterim; 'Onların 7 sene Cumhurbaşkanı olarak, başkomutanlığını yapmış bir kişi olarak emir komuta zinciri altında bir talimat yoktur. Genelkurmay Başkanı'nın bir talimatı yoktur. Ordu komutanlarının yoktur, böyle bir durumda kim talimat veriyorsa bunları kesinlikle dinlemeyin ve bir an önce bu hatadan, bu yanlıştan dönün. TSK'nın başına karşı yapılan bu rencide edici ve bu kabul edilmez olay asla unutulmaz. Onun için tekrar söylüyorum; yanlış içerisinde olanlar yanlışlarından dönsünler, kışlalarına dönsünler, halkla karşı karşıya gelmesinler. Acılar yaşanmasın. Türkiye bir kaos içerisine girmesin. Halkımıza da hatırlatıyorum ki bugün demokrasiye sahip çıkma günüdür''

Buraya kadar kısaca özetlediklerimizden, DP çizgisini de CHP çizgisini de vearalarında asla bir fikir birliği olmadığını da ifade edebilmiş olmalıyız. Güneş balçıkla sıvanmaz, olayları tarafsız bir gözle inceleyenler kimin kim ve ne olduğunu hemen göreceklerdir. 

DP ile CHP arasındaki en önemli fark halkçılıktır.
CHP kendi kudretine, kendi azametine, kendi bünyesine dayanan bir parti iken, DP halka dayanan, her türlü kudreti ve kuvveti halkta gören, halk desteğinde, halkoylarında bulan bir partidir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile başlayan, Serbest Cumhuriyet Fırkası ile devam etmeye çalışan ama önü kesilen milli zihniyet DP ile iktidara gelmiştir. Açık seçik CHP’nin desteklediği, kışkırttığı 27 Mayıs 1960 darbesi ile DP’nin de önü kesilecektir. Bu milliyetçi, halkçı zihniyet 1980’den sonra rahmetli Turgut Özal ile tekrar hizmete başlayacak ancak Özal’ın da şaibeli ölümü ile yine Türkiye’ye hizmet süreci durdurulacaktır. Çok şükür 2003’den sonra başbakanımız, cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti ile DP ruhu, Menderes anlayışı 14 senedir iktidardadır ve büyük hizmetler yapmaktadır. Konuyu birazcık olsun inceleyenler gerçekleri hemen göreceklerdir. Zira ‘güneş balçıkla sıvanmaz’    

HASAN EMRE OKTAY
Temmuz 2017, Fenerbahçe